DOLAR 9,26200.91%
EURO 10,79210.69%
ALTIN 525,89-0,78
BITCOIN 563498-0,74%
İstanbul
13°

PARÇALI BULUTLU

02:00

YATSI'YA KALAN SÜRE

Ayşe G. Tunceroğlu

Ayşe G. Tunceroğlu

15 Aralık 2019 Pazar

Gurbetin Kitabını Yazdım-10 GURBETÇİLİK

0

BEĞENDİM

ABONE OL

GURBETÇİLİK

Yıllar önce gazetede Azerbaycan’da bir dağ köyünü anlatan bir röportaj okumuştum. Köy halkı çok uzun ömürlü. Hastalık nedir bilmiyorlar ve yüz yaşını geçiyorlar. Bu sağlıklı, uzun ömrün sebepleri araştırılmış. Hormonsuz, ilâçsız tabiî gıdalar ve temiz dağ havası yanında köy halkının gurbeti tanımadığı anlaşılmış. Evlenmeler köy içinde oluyor, kimse herhangi bir sebeple başka şehirlere taşınmıyormuş. 

Gurbetin insanı yıprattığı bir kere daha anlaşılıyor. “Gurbet cehennemden bir tabakadır.” sözünün Peygamber Efendimiz’e ait olduğunu okumuştum. Bilmem, sahih midir?

Karacaoğlan’a göre sebebi şudur:

Gurbet ilde kıymatımız, 

Ya bilinir ya bilinmez. 

Amerika’da Taylandlı bir genç tanımıştım. Phatom Patomaçi. Ülkesinin zenginlerinden biri imiş. Amerika’ya üniversite tahsiline gelmiş. Ama Taylandlı babanın parası New York’ta ne kadar iş görür?! Phatom taksicilik yapıyordu. Alış-veriş yapan kadınların eşyalarını yüklüyor, kapılarına bırakıyor, bahşiş alıyor, polislerden kaçıyor; çünkü, çalışma izni yok, kaçak çalışıyor. Onu her görüşte aklıma Karacaoğlan gelirdi. Belli ki ülkesine gittiğinde hürmet gören, önünde kapılar açılan bu Taylandlı Amerika gurbetinde kıymeti bilinmeyenlerden olmuştu.

Fakat Taylandlı Phatom’un istikbal için ümidi vardı. Okulu bitecek, iyi bir iş bulacak, ülkesinde kazanacağından daha çok para kazanacak, daha iyi yaşayacak. Yani bir gün gelecek kıymeti bilinecek! Bu ümit ile çektiği sıkıntılara katlanıyordu. 

Amerika Phatom Patomaçi’lerle dolu!

Halbuki Karacaoğlan’a göre bir gün gelip kıymeti bilinse bile neye yarardı:

Gurbet ilde padişahlık sürmeden

Vatanında züğürt olmak yeğ imiş.

Aynı yüzyılın Dîvan şairi, İstanbul çocuğu Bâki de aynı şeyi söylüyordu:

Cihânın nimetinden kendi âb ü dânemiz yeğdir

Elin kâşânesinden kûşe-i virânemiz yeğdir.

Bir Kazak atasözü de aynı anafikirle karşımıza çıkar:

Şet elde sultan bolganşa, öz elinde ultan bol.

“Ultan” kösele demekmiş, mecâzen köle. Yaban ellerinde sultan olacağına…Varın gerisini anlayın.

Fakat bugün kaç milyon vatandaşımız ekonomik sebepler yüzünden yabancı memleketlerde çalışıyor.  Bir de isim bulmuşuz onlara: Gurbetçi! –cı,-ci, -çı, -çi eki dilimizde işlek bir isimden isim yapma ekidir, meslek isimleri yapar. Kitap-kitapçı, boya-boyacı gibi. Ve gurbet-gurbetçi… Demek ki gurbet bizim mesleğimizdir! 

Ondördüncü yüzyıldan Ahmedî’nin dili ağır söyler gerçi:

Ol kim vatan var iken ede gurbete heves

Ne türlü kim belâ göre onu sezâsıdır

Gurbete çıkanlara bu kadar yüklenmek biraz haksızlık olmuyor mu?

Yüzyılımızda çok hızlı gelişen teknik, eski asırların insanları için imkânsız olan şeyleri imkân dahiline sokmuştur. Ulaşım ve haberleşme kolaylıkları dünyayı küçülttü. Köyden kasabaya gitmek başlı başına bir iş iken, kasaba gurbetti. Sonra kasabaya gitmek kolaylaştı, ardından büyük şehire gitmek kolaylaştı.  Değişen hayat düşünceleri de değiştirebiliyor. Bugün artık “globalleşme”den söz ediyoruz. Küreselleşme! Yeryüzü “büyük bir köy” haline geliyor. 

 

Bir lâf vardır halkımız arasında. Ben hiç sevmem: “Doğduğun yer değil, doyduğun yer” derler. Doyduğunuz yer, yani para kazandığınız yer vatan makamına oturuveriyor mu hemen? Bence hayır, oturmuyor. Hem gurbet-vatan konularını böyle mide seviyesine indirivermekte rahatsız edici bir taraf yok mudur?

“Bülbülü altın kafese koymuşlar, ‘ah vatanım!’ demiş.” Atalar sözümüz böyle der.  Altın kafeste, suyu da, yemi de önünde bol ve hazırdı, karnı doyuyordu. Ama o aşiyânını özlüyordu. Bülbülün bile, müreffeh yaşadığı altın kafeste “vatan” diye inlediğini vehmeden biz insanoğlu, kendimiz için “doyduğumuz yer” dersek bu kendimize hakaret değil midir?

Azerbaycan’daki o dağ köyünü görmek isterim.  O haber yayımlandığında, dünya henüz “büyük bir köy” haline gelmemişti! Acaba şimdi vaziyetleri nedir, gurbetten anladıkları nedir, hâlâ köy dışına çıkmayı, şehre yerleşmeyi gurbete gitmek mi sayıyorlar? Yoksa onlar da küreselleştiler mi? Ve hâlâ çok uzun mu yaşıyorlar?

 

Devamını Oku

Gurbetin Kitabını Yazdım-8 DÂÜSSILA

0

BEĞENDİM

ABONE OL

DÂÜSSILA

Tâbiyetinde olduğumuz devlet… Doğduğumuz, büyüdüğümüz, hamuruyla yoğrulduğumuz ülke… Bizim diyebildiğimiz memleket…
Belki en doğrusu şu: Burnumuzun direğini sızlatan diyar…
Vatan!
Dilimizde “vatan” kelimesiyle eş mânâlı bir kelime daha vardır: Sıla… Daha doğrusu “gurbet”in zıddı “sıla”dır. Ayrı düşülen ve hasreti çekilen yer. Bununla ilgili olarak “dâüssıla” tabirini kullanırız: Sıla hasreti. Vatan hastalığı. Tıp literatüründeki karşılığı, “nostalji”dir ve psikolojik bir hastalıktır aslında. Gündelik dilimizde nostaljinin hastalık olduğunu aklımıza getirmeyiz, nostalji orijinal mânâsını kaybetme konusunda en başarılı olmuş kelimelerden biridir. Onun hastalık olduğunu asla düşünmeyiz; aksine şehir hayatının dağdağası altında, hava kirliliği, gürültü kirliliği, görüntü kirliliği, trafik keşmekeşi, kapkaç endişesi, seçim, geçim dertleriyle bunalan ruhumuzun dinlendiği bir çeşit sığınaktır ki, bazen bir şarkı ile, bazen bir mısra ile, bazen soluk bir fotoğraf ile, bazen bir çiçek kokusu ile, bazen bir yemek kokusu ile, bazen dallardaki yaprakları titrete titrete gelen rüzgârın sesi ile, bazen bir kumrunun boğuk sesi ile, bazen zamana direnmiş bir ahşap evin boyu bir karış siyah demir anahtarıyla gelir ve hayatımıza renk katar. Nostaljiyi hayatımızın bir lezzeti kabul etmişizdir. Fakat onyedinci asırda tıp diline giren nostalji, basbayağı bir hastalıktır ve “insanın doğduğu yeri özleme, bir daha orayı görememe korkusu” olarak tarif edilir. Doktorların dediğine göre, önce orduda, askerler arasında görülmüş. Yirminci yüzyılda ise yurt dışına çalışmaya gidenlerin ruhî rahatsızlıklarında belli başlı bir sebep olarak müşâhede edilir olmuş.
Yabancı bir diyarda yalnız kalma korkusu, ayrılık sıkıntısı, mutsuzluk. Bu duygular ağır basarsa, ağır basar da ferdin günü yaşamasını engellemeye başlarsa, o zaman iş doktorluk, reçetelik olmuştur. Halbuki Karacaoğlan işi sazıyla, sözüyle halletmişti:
Bakarım bakarım sılam görünmez,
Ara yerde yıkılası dağlar var.

Onaltıncı yüzyılın Karacaoğlan’ı… Ondaki gurbet-sıla fikri, “aşrı aşrı memlekete kız vermesinler” diyen yeni gelininki gibidir. Onun burnunun direğini sızlatan yer, doğduğu, büyüdüğü köydür; oradan ayrılınca, komşu kasabaya bile gitse gurbete düşmüş sayar kendini. Ve bugün doktorların “nostalji” diyerek uzun uzun anlatmaya çalıştığı psikolojik vaziyetin dört mısralık tarifini yapar:
Bir yiğit gurbete gitse,
Gör başına neler gelir
Merdin sılayı andıkça
Yaş gözüne dolar gelir.
Sanmayın ki, dili benzemez, dini benzemez, rengi benzemez insanların arasına düşmüştür. Torosların her dem âşık şairi karadan yolu olmayan yerlere gitmemişti. Kitaplar Osmanlı coğrafyası içinde dolaştığını bildiriyor. Çukurova’dan kalkıp Bursa’ya, İstanbul’a gitmiş; belki, bir ihtimal Rumeli’ne geçmiştir. Yine de gurbeti yazmıştır, sıla hasreti çekmiştir.
İmâna gel kanlı gurbet imâna
Biz de başımızı saldık gümâna
Yağıp yağmur gün deyince çimene
Kokar burcu burcu gülü sılanın

Ovalar ovalar engin ovalar
Gözüm yaşı biribirin kovalar
Yüce dağ başında şahin yuvalar
Öter garip bülbülleri sılanın

Bitmedik işlere Mevlâ ulaşa
Daha neler gelir sağ olan başa
Geçerse bu yaz da kalırsak kışa
Korkarım kapanır yolu sılanın.

Eskiden kızardım Karacaoğlan’a. Karadan yolu olmayan yerlerden haberi yok, tutmuş gurbetten bahsediyor, vatan hasreti çekiyor…
Hata etmişim.
Evet, galiba, en iyi tarif budur: Vatan, herşeyden önce, burnumuzun direğini sızlatan yerdir.

Devamını Oku

Gurbetin Kitabını Yazdım-7 İLK GURBETÇİLER

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İLK GURBETÇİLER

Yeryüzünde ilk gurbete çıkanlar Ural Altay Kavimleri gibi gelir bana. Tarihçiler bu gurbete oniki bin ilâ kırk bin sene öncesinde bir tarih biçiyorlar. Kırk bin sene önce! Dile kolay! Doğu Asyalılar, o zamanlar kara yolu olan, iki kıta arasında köprü gibi uzanan, tundralarla kaplı Bering Boğazı’ndan yürüye yürüye adı konmamış Amerika’ya geçmeye başlamışlardı.
Köyün yaşlıları “Av azaldı buralarda” diyordu. “Yaşamak çetin olacak bundan böyle.”
Bir gün köyün en gözüpeklerinden bir kaç yiğit avlanmak üzere uzaklara gitmeye karar verdi. Yaşanacak tek yer burası değildi ya… Şu dağların ardında kimbilir ne ormanlar, otlaklar, hayvanlar vardı. “Kararımız karar!” dediler, civar köylere de haber saldılar. Onlara başka yiğitler katıldı. Bir sabah kalabalık bir kafile köyle vedalaşıp yola düzüldü. Arkalarından sular döküldü. Göç eden hayvan sürülerinin peşi sıra gittiler. Az gittiler, uz gittiler. Bir kıtadan başka bir kıtaya geçiyor olduklarını farketmeden gittiler. Gurbete ilk çıkan atalarımız onlar oldu.
İlk kafilenin ardından başka kafileler….
Altı ay bir güz mü desem, bir vakit sonra, gidenlerden bir grup kızakları av etleriyle dolu döndüler.
Sonra yine gittiler. Onlardan cesaret alan başkaları da yola koyuldu. Daha çok kişi gider oldu, daha uzağa gider oldu.
Kutsal günlerin arefelerinde Bering Köprüsü üzerinde trafiğin hızlandığını düşünüyorum. Çoğunluk Asya istikametinde olmak üzere, çocuklar keyifli, anne-babalar heyecanlı, yanlarında hediye hayvanlar, tütün yaprakları, ananaslar, patatesler, mısırlar… Sonra, Baykal Gölü’nün kuzeyinde bir köy… Çadırlarda telâş… Ateşler yakılmış, av etleri çevriliyor. Sepetlerde yeni toplanmış böğürtlenler… Şamanlar yolcuların sâlimen gelmesi için duaya oturmuş. Kadınlar bayırlardan topladıkları otlarla tütsü yapmakta. Ortalıkta baygın kokular. Kızlar kök boyalar sürünmüş. Kara Koca’nın, Bozca Bey’in oğulları, gelinleri, torunları geliyor!
Hiç gelmeyen, bir gidip pir giden oğullar, kızlar, torunlar da çok olmuştur. Yol gözünde büyüyenler… Ya da ilk seneler gelip sonraları vazgeçenler… Zira araştırmalar, adı konmamış Amerika kıtasına ilk geçen Asyalıların atı henüz tanımadıklarını gösteriyor. Yolculuk yayan yapılıyordu, zahmetliydi. Orta Asyalı atalarımızın atı ehlileştirmeleri yolcuların öte yana geçişinden çok sonra olmuştu.
Anavatandan, gurbete gitmiş evlâtlarının yanına misafirliğe gelen yaşlılar da olur muydu acaba? Gelip de, “Oğul, bu diyar çok uzak. Dön gel, kalma bu yaban ellerde…” diyen analar? Hele ilk zamanlar…. Uğurlayanlar ve giden ilk nesil henüz hayattayken….Anaların bu sözü karşısında boyun büken oğullar: “Ana, hay koca ana! Doğduğumuz yer değil ama doyduğumuz yerdir burası. Hem o kadar da uzak değildir.”
Ne kadar uzakta olduklarının farkındadır oğul. Ama çıkmıştır bir kere köyünden, kopmuştur obasından, bir düzen kurmuştur burada, silip atmak kolay mıdır? Anasının boynunu bükmek de istemez… Öyledir işte! Gurbete giden ilk nesiller daima iki arada, bir derededir.

Dönmek, mümkün mü artık
Dönmek, onca yollardan sonra
Yeniden yollara düşmek.
Neresi sıla bize,
Neresi gurbet,
Yollar bize memleket..*

türküsünü belki de ilk onlar söylemiştir.

Zaten seyrek yapılan bu ziyaretler gitgide büsbütün seyrekleşti.
Derken, Kuzey Amerika’nın buzulları erimeye başladı. Dünya çağ değiştiriyordu. Bering Köprüsü sular altında kaldı. Anavatanla aradaki yol kapanmıştı. Ural-Altay Dağları denizin öte yanında kalmıştı. Yürüye yürüye geldikleri anavatan şimdi “karadan yolu olmayan yer” olmuştu. Gurbetçiler yeni ülkenin yerlileriydi artık. Gurbet “vatan” oldu. Zaten ilk nesil, ikinci nesil çoktan toprağa karışmıştı. Artık ne o tarafta bekleyen vardı, ne bu tarafta özleyen….

Ve sonunda dünya ancak bir arpa boyu yol gitmiştir. Hikâye hep aynı hikâyedir!

———–
*Murathan Mungan

Devamını Oku

YAPAMAYIP DÖNENLER

0

BEĞENDİM

ABONE OL

YAPAMAYIP DÖNENLER

Beğenmeyip gelen gençlerin yanında bir de bu vardır.
Zaman zaman duyarız.
Amerika’daki tahsil, ihtisas bitince Türkiye’ye kesin dönüş yapar kimileri. Orta yaşlarına merdiven dayamışlardır. Aradan bir iki yıl geçer. Geri dönerler. Hayrola dersiniz, ne oldu?
Yapamadık!
Neyi yapamamışlardır? Nedir yapamadıkları? Ne yapmayı bekliyorlardı da yapamamışlardır?
Birkaç yıl Amerika’da oturmakla vatana yabancılaşıldı mı? Birkaç yıl Amerika’da oturmakla Amerikalılaşıldı da, Türkiye yadırganır mı oldu?
İşte derler, iş çevresine uyum sağlayamadık, falan filan…
Yapamayıp döndük!
Yapamayıp döndüler.
Bu cümleyi duyduğumda ayıplarım. Bana şımarıklık gibi gelir bu!
Sonra konu olan aileye baktığımda hep görürüm ki eşlerden biri ya yabancı, ya da Türk ama Amerika’da doğup büyümüş biri. Ve “yapamayan” asıl o! O “yapamadığı” için aile cümbür cemaat geriye geliyor.
Yoksa birkaç yıl Amerika’da tahsil gördükten, hatta çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönüp de “yapamamak” aklın alacağı iş değildir. Elbette bazı şeyler gözünüze batar. “Yeni Dünya”yı görmüşsünüzdür ya, bilgiç bilgiç “Eski Dünya”nın kimi hallerini tenkit etmeye, öteki taraf ile kıyaslamaya başlarsınız. Normaldir!
Ama pekalâ ”yaparsınız”!
Meselâ;
Memleketimizde marketlerdeki kasiyer genç kızların yüzlerinden düşenin bin parça oluşuna, müşteriye selâm vermemelerine; kapılarda, merdivenlerde, asansörlerde, duraklarda karşılaşan insanların birbirlerine hiç gülümsememelerine şaşarsınız. Orda böyle değil, dersiniz.
Geçiş üstünlüğünün arabalarda olmasını; trafik işareti olmayan yollarda, köşebaşlarında, park yeri, garaj, vesaire giriş çıkışlarında, hatta yaya geçidi çizgisi olan yerlerde bile daima önceliğin arabalarda olmasını, motorsiklet ve bisiklet dahil bütün taşıtların yayaların üstüne üstüne yürümesini yadırgarsınız.
Trafikte kırmızı ışığın “dur” mânâsına geldiğini bilmeyenleri görünce, emniyet şeridinin âcil durumlarda kullanılmak üzere ayrılmış olduğunu umursamayıp, trafikte sıkışmış yüzlerce arabanın canı burnunun ucuna gelmiş sürücülerine “nanik” yaparak oradan vınlayıp gidenleri görünce hayal kırıklığına uğrarsınız.
Köpeğini sokaklarda tasmasını açıp salıvererek gezdirenlere, korkup sakınanlara da “birşey yapmaz, birşey yapmaz” deyip sırıtanlara öfkelenirsiniz. En mutenâ semtlerdeki parklarda, yürüyüş yollarında insana basacak yer bırakmayan köpek pisliklerinden iğrenirsiniz. Pisliği orada öylece bırakan, elinde bir torba hazır bulundurup ona doldurarak çöpe atmayı akıl etmeyenlere kızarsınız.
Parklarda, sahillerde gezinenlerin, banklarda oturanların kabak çekirdeği, ay çekirdeği çitleyip kabukları ağızlarında dışarı fırlatmalarını, etraflarında, peşlerinde bir çekirdek çöplüğü oluşturmalarını ayıplarsınız.
Ama “yaparsınız”!
Bunların hiçbiri “yapamayıp dönmeye” sebep değildir. Bütün tenkitleriniz, şaşkınlıklarınız, kınamalarınız, kızmalarınız bir yana vatanla aranızda öyle bağlar vardır ki, ne olursa olsun, ayrılık ne kadar sürerse sürsün oraya gittiğinizde “yaparsınız”! Çünkü, işin aslı şudur ki:
Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.*

Çünkü oradan gelmişsinizdir. Orayı içinden tanırsınız. O toprağın mayası ile yoğrulmuşsunuzdur. Bir kere yoğrulduktan sonra başka başka fırınlarda pişseniz bile içinizde kabaran o mayadır.
Ama oralı değilseniz yapamayabilirsiniz.
Vatan, mayası ile yoğrulduğunuz yerdir; mayası ile yoğrulmadığınız yerden yapamayıp dönebilirsiniz.

———-
*Yahya Kemal Beyatlı

Devamını Oku

VE VATAN KİTABI…

0

BEĞENDİM

ABONE OL

VE VATAN KİTABI…

Amerika’da doğmuş çocuklardan oluşmuş bir sınıfa sormuştum bir keresinde: “Vatanınız neresi?” Bazıları “Türkiye” dediler. Halbuki Türkiye’yi hiç görmemişlerdi, yahut bir kaç defa tatile gitmişlerdi. “Niçin Türkiye?” diye sorduğumda da “Annem babam oradan gelmişler” cevabını verdiler. Bazı çocuklar “Vatanım burası, Amerika…” dediler. Bazıları “Hem Amerika, hem Türkiye…” dediler. Bu sonuncu grup en kalabalık olanı idi.
Anne babanın doğup büyüdüğü yeri vatan, memleket kabul etmek bizim kültürümüzde eskiden beri var olan bir anlayıştır. Doğum yeri Bursa olan bir genç anne babası Konya’lıysa kendini Konyalı kabul edebilir. Hatta babanın memleketi esastır. Bu kabul, galiba “nüfus kütüğünde kayıtlı olduğu yer” meselesinden geliyor. Aileyi meydana getiren anne ve çocuklar, belki hiç görmedikleri bir kasabanın, köyün nüfus kütüğüne kayıtlı oluyorlar. Bir “cilt no.”, “hane no.” olarak bildikleri memleket…
Amerika’da da bazı çocuklarda aynı anlayışın geçerli olduğunu gördüm. Türkiye ile maddî manevî irtibatı kesmemiş ailelerde yetişen çocuklar vatan olarak Türkiye’yi kabul ediyorlar. Nitekim az önce söz ettiğim “Vatanınız neresi?” soruma karşılık “Vatanım Türkiye, çünkü annem babam oradan gelmişler.” diyen çocuklar hep şöyle devam ettiler: “Türkiye çok güzelmiş. Annem, babam anlattı.” Ya da, kendisi de gidenler dediler ki: “Türkiye çok güzel!”
Çocuklar!…. Ya biraz büyüdüklerinde?

porno indir

porno seyret

porno izle

Türkiye’ye kesin dönüş yapmak isteyen ailesine “Ben Amerikalıyım. Siz isterseniz gidin, ben burda kalıyorum.” diyen gençler var. Ve evlâtlarının bu isyanı karşısında çaresiz kalan aileler.
Yahut bir kaç hafta Türkiye’de gezdikten sonra gelip Türkiye aleyhinde nutka başlayan gençler…
Ben memleketimdeki aksaklıkları, eksiklikleri, yanlışlıkları tenkit edebilirim; ama başka bir diyarda doğup büyüyen, daha yaşı yirmiyi bulmamış gençlere bu hakkı vermiyorum!
Bir delikanlı da şöyle dedi: “Fethiye güzel! Havaii Adaları’na benziyor.”
Havaii Adaları’nı gördü mü, yoksa âmiyane tabirle hava mı atıyor, bilmem, benim aklıma Yahya Kemal’in mısraları geldi:
Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri
Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri.

Şair, İsviçre gölleriyle İstanbul arasında bir benzerlik buluyor. Buluyor, fakat bu benzetmeyi yapmaktan rahatsız. Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri! Dünyada senden güzel yer yok! Sen bir tanesin! Sen en güzel beldesin!. Vatan sevgisi budur işte! Ve bizim delikanlı Fethiye’yi Havaii Adaları’na benzediği için beğeniyor. Şükürler olsun, Fethiye Havaii’ye benziyormuş! Yoksa Türkiye’nin hiç bir yerini beğenemeden geri gelecekti.
Şükürler olsun, öyle mi?
Türkiye güzel…. Şükürler olsun, öyle mi?
Vatan sevgisinin vatanın coğrafik güzelliğiyle alâkası yoktur, olmaması gerekir. Dünyanın her tarafında çok güzel yerler var. Gözleri kamaştıran, harikulâde tabiat manzaraları, insan yapısı mükemmel, muhteşem eserler… Memleketimiz kupkuru bir çöl olsa idi yine sevecektik. Sevmeyecek miydik? Türkiye’yi güzel olduğu için değil, vatanımız olduğu için seviyoruz. Vatanla aramızda tabiî güzelliklerden öte manevî bağlar vardır. Tabiî güzellikler göze hitabeder, vatan sevgisi ise gönüldedir. Şaire “benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri” dedirten bu bağlardır. Ve o delikanlıya “Fethiye’yi beğendim, Havaii Adaları’na benziyor.” dedirten bu manevî bağların yokluğudur.
Vatan, “vatan” olduğu için güzeldir.
Öyledir de… Durun hele! Henüz ne gurbetin tarifini yaptık, ne vatanın… Fakat şu konuda sanırım mutabık kaldık: Bu ikisi yola beraber devam edecektir. Gurbet kitabı aynı zamanda vatan kitabıdır.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.