DOLAR 9,61531.08%
EURO 11,23671.02%
ALTIN 553,381,55
BITCOIN 581292-2,64%
İstanbul
18°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Ayşe Işık Pehlivanoğlu

Ayşe Işık Pehlivanoğlu

04 Eylül 2020 Cuma

40 YAŞIMDAN SONRA NEDEN TÜRKÇÜ OLDUM?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

40 YAŞIMDAN SONRA NEDEN TÜRKÇÜ OLDUM?

Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle arada kalmış, ne batılı, ne de doğulu bir toplum.

Bu nedenle sürekli bir kavga halinde, enerjisini boşa harcıyor.

Var olan iktidar da saltanatını bu kutuplaşma üzerinden sürdürüyor.

Türkiye’nin bu hastalıktan kurtulması ise yüzünü ne batıya, ne doğuya, yalnızca ÖZÜNE DÖNMESİNE bağlı.

Yani hep birlikte TÜRKLÜĞE sarılmalıyız.

Çünkü hastalığı tanımadan iyileştiremeyiz.

Gelin Muhammed Mustafa şemsiyesi altında birleşelim desek, ülkemizin yarısı gelir.

Gelin Mustafa Kemal çatısı altında toplanalım desek, yine ülkemizin yarısı gelir.

Ülkemizin gerçeği budur, bunu kabullenip kavgayı bırakmalıyız.

Barış içinde yaşamayı başarmalı ve yükselmeyi sürdürmeliyiz. Kimse kimseyi zorla değiştiremez.

Bana göre, hepimizin aynı gemiye binmesini ve tam yol ileri dememizi sağlayacak olan tek yapıştırıcı TÜRKLÜKTÜR.

Yani Deva içeride. İYİ’lik yanı başımızda. Gelecek bizim. 21. Asrın parlayacak olan yıldızı bizim.

Emin olun, öz benliğini kaybetmişler dışındaki herkes, azınlıklar bile O TÜRKLÜK GEMİSİNE koşa koşa binecektir.

Ben başka çare göremiyorum. Ya siz?

Bizi böyle böldüler ve şimdi yine toplama işlemine geçmeliyiz.

İlkin kendi içimizdeki bütünleşmeyi sağlayıp, ardından tüm Türk devletlerini ve batının ezdiği tüm müslüman halkları da yanımıza alarak, BÜYÜK TÜRK BİRLİĞİNİ kurarak, emperyalizm denilen tek dişi kalmış canavarı yenebiliriz ancak.

Ayşe Işık Pehlivanoğlu
04.09.2020 – İstanbul

Devamını Oku

Büyük Türk Ruhu

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Büyük Türk Ruhu

Atatürk 1914 yılında yazdığı “Subay ve Kumandan ile Konuşmalar” adlı eserinde bakın ne diyor:

“Hülagü, Timur, Cengiz’den, erkek ve kadınlardan oluşan Türk ordusuyla Paris surlarına dayanmış olan Atilla’dan haberleri var mıdır? Yoksa bizim kumanda, sevk ve idare ettiğimiz insanların bakışları Pandeli Yorgidis’in Rumca olduğunu iddia ettiği Anadolu ufuklarında mı sönüyor?
Ey millet! Ey altı yüz senelik çarşafa bürünmüş, beş bin senelik açık alınlı Türk kadını! O beş bin senelik gelenekleri, bugünkü subayların kumandası altına verdiğin evlatlarına, beşiklerinde iken şarkılarla anlattın mı? O şarkılarınla onlarda bir karakter yarattın mı?”

Atamızın bu sorusunu yanıtlamayı kendime en büyük görev bildim ve yazdığım “Büyük Türk Ruhunun Dirilişi” isimli destanda o beşbin senelik Türk geleneklerini yavrularımıza gerek düz yazı, gerekse de şarkı sözleriyle anlattım.

Destandaki düz yazılara bir örnek:

“Dünya tarihinde KUT (Devlet Aklı) en son bu topraklarda, Mustafa Kemal’de görülmüştür.
O’nun beyninin normal bir beyin olmadığına, içinde Tengri’yi taşıyan bir beyin olduğuna, sadece Türk Dünyası değil, tüm Acun tanıktır.
Yobazlarca çok kıskanılmasının nedeni de budur, IŞIKLI bir beyne sahip olmasıdır.
Pekiyi, Mustafa Kemal’in Eril ve Dişil Güce erişmiş, içinde yanan bir ateş (Güneş) olan normal üstü beyni nasıl bir beyindir?
Tanıyalım;
Bir beyin, çevresiyle bağlantısı doruğa yaklaştığı ölçüde kemal şuuruna (bilinmeyi diledim!) yuva olur ve o beyin kesinlikle çevresini de kemale erdirir.
O’na Kemal ismi verilmesi tesadüf değildir.
Çünkü O, beyinden yoksun bir çevreye MABEYİN olmak yüceliğine erişmiştir.
O’nun beyni omurilik ve lenfler kanalıyla en düşük molekül yapılarına kadar tüm beden ile ilişki kurabilen, en üstün hücre sistemine sahip bir beyindir.
Kamil bir beyin bütün çevresini kucaklayıp Öz’de BİR eder.
Kamil beyin hem çevreden etkilenir, hem de çevresini etkiler.
“On yılda, her yaştan on beş milyon genç yaratmak” şu demektir:
O “Ana Beyin” sağken, tüm bireyler yeteneklerine göre O’nun eli, kolu, ayağı, gözü, dili, kulağı, ya da vücudunun hücreleri olmuştur.
Koca bir Yurt o kamil beyine vücut olduğu için Atatürk,
OĞUZ (en şerefli varlık) rütbesine varmış BİR BAŞBUĞDUR.
Öyle ki o kutlu devirde rüzgar bile denizi O’nun eliyle okşamış, dalgalar karayı O’nun dudaklarıyla öpmüş, kurda, kuşa, dağa, taşa, O’nun beyni hükmetmiştir:
“Bu gök, deniz, nerede var?
Nerede bu dağlar, taşlar? Bu ağaçlar, güzel kuşlar?
Güneş ufuktan şimdi doğar!
Yürüyelim arkadaşlar!
Sesimizi yer, gök, su dinlesin!
Sert adımlarla her yer inlesin!”
Tüm yurdu tesiri altına olan o Yüce Ruh; tıpkı, “Çırpınırdı Karadeniz bakıp Türk’ün Bayrağına!” örneğinde olduğu gibi, yurt sevgisi ile yazılan her eserde etkisini hissettirmiştir.
Yunus’un deyimiyle O; bu mülke SULTAN olmuş ve içinde bulunduğu vecd halini de “Ne mutlu TÜRKÜM diyene!” hikmetli sözü ile belleklere işlemiştir.
Aslında O, bu sözü aracılığıyla tüm Acun’a, kemale eren her Türk’ün çevresine BEY=BEYİN olabileceğini ilan etmiştir.
Çünkü ne zaman ki bir başbuğ gitmiştir, O gidince yalnızca o yurt değil, tüm bir Acun, tüm yurtlar ruhsuz, beyinsiz ve aşksız, IŞIKSIZ, karanlıkta kalmıştır.
“Alp Er Tunga öldü mü?
Isız acun kaldı mu?
Ödlek öçin aldı mu?
Emdi yürek yırtılur.”
İşte Atamız bu sırrı bize, Türk Gençliği’ne emanet etmiştir.”

Ayşe Işık Pehlivanoğlu

#büyüktürkruhu

 

Devamını Oku

BİZ RUH’UMUZU TANRI DAĞLARINDA BIRAKTIK (3)

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Basında çıkan haberlere göre, 7 bağımsız Türk devletinden biri olan, 6 milyon nüfuslu Kırgızistan, dünyanın en fakir 50 ülkesi listesinde 33. Sıradaymış… Fakat bence hiç de öyle değil, tam tersine dünyanın en zengin 50 ülkesinden birisi bence… Zenginlik ölçütünüzün ne olduğuna bağlı olarak değişiklik gösterir bu tip tek taraflı tespitler…
Eğer ölçütünüz kişi başına düşen milli gelir ise evet, bu ülke çok fakir… Ama ölçütünüz parayla satın alamayacağınız, yıktıktan sonra aynısını yapamayacağınız, doğanın binlerce yılda oluşturduğu coğrafi birikimler, yani metrekare başına düşen doğal kaynak miktarı ise, bu ülke çok zengin…

Kapitalizmin hiç ayak basamadığı, Amerikan emperyalizmine hizmet eden devasa küresel şirketlerin henüz eline geçiremediği, dört yanında dünya markalarına ait İngilizce tabelaların görülmediği, şehirlerini Avm’lerin, estetikten yoksun betonarme ve camdan kulelerin kuşatmadığı, köylerini ve doğasını maden şirketleri ile hes santrallerinin kirletemediği, çok zengin bir ülke Kırgızistan… Umarım hiçbir zaman da kirletemezler. Şu anda tüm dağları büyük bir hızla, iç ve dış gafillerin işbirliğiyle delik deşik edilen, ormanları acımasızca katledilen Anadolu ileride kurak bir çöl haline gelirse, torunlarımız tekrar o Anayurda gidip sığınabilirler.

Rehberimiz Ulukman beye bu temizliğin nedenini sorunca aldığımız yanıt çarpıcı: “Ruslar sayesinde!” Haklı olarak Ruslara epey büyük bir saygı besliyorlar, çünkü her şeylerini onlara borçlular. Örneğin Bişkek’teki geniş caddeler, içlerinde sergilenen heykellerle daha bir zenginleştirilip, birer açık hava müzesi haline getirilmiş parklar, o devasa kent meydanı, anıtlar, mermerden yapılmış opera, tiyatro, müze ve kamu binaları, hiçbir yoğunluğa olanak tanımayan trafik düzeni, satranç tahtası biçeminde yerleştirilmiş mahalle ve sokaklardaki, mimarisi bütünlük arz eden apartman blokları, yol kenarlarını süsleyen ve doğal şemsiye vazifesi gören ağaçlar ve o şahane ağaçları sulamak için, yolların 2 tarafına birden açılmış su arkları… Ulukman beyin, yemyeşil Ala Too meydanını ve enfes tablolarla keçe halılara ilaveten Kırgız kültürüne dair her şeyin sergilendiği Bişkek Müzesi’ni gezdirirken bize aktardığına göre, bunların hepsi Sovyetler Birliği zamanında, yani 1992 yılında bağımsızlıklarını ilan edip, parlamenter sisteme geçmeden önce yapılmış.

Ama onlar da bu güzellikleri gözleri gibi korumuşlar. Zaten sosyalist rejim zamanında alıştıkları disiplin ve titizliği sürdürüyor ve bunu her alanda hissettiriyorlar. Bir yandan Ruslara uyum sağlayıp (mesela hiçbir tuvalette taharet musluğu yok), öte yandan yüzlerce asırlık göçebe kültürünü sürdürmeyi başarmaları, büyük bir öz disiplinin neticesidir. Bununla birlikte, uzun süre Rus etkisine maruz kalınca, Türklük yönünden biraz asimilasyona uğramış olmaları da çok normal. Yerleşim yeri adlarının çoğu Türkçe ama Kiril alfabesiyle okuyup yazdıkları için, halkın geniş kesimi bunun farkında değil… Ve en büyük şikâyetleri -Türk Töresinde asla yeri olmayan- tüm devlet dairelerinde yaygın olan rüşvet… “Bilge olmak, Alp olmak, Tüz (düz, ahlaklı) olmak” şeklindeki üç ilkeyle özetlenen “Yüce Türk Töre”sini yitiren, sembollere sahip çıkıp anlamlarını unutan tek Türk devleti biz değilmişiz yani anlayacağınız…

Tur programımızdaki bizi en fazla heyecanlandıran aktiviteyi gerçekleştirmek üzere, minibüsle Narin şehrine giderken, yol boyunca sıralanan köylerde bile kültürel kimliği bozan, mimari düzene aykırı tek bir yapı göremedik. Evlerin hepsi belirli bir plana uygun inşa edilmişti ve kiremitten yapılmış, tek tip üçgen çatıları çok şıktı. Evlerin yanında şirin kümesler ve ağıllar göze çarpıyor, bahçelerinde çiftlik hayvanları geziniyordu. Daha zengin oldukları güzelliğinden anlaşılan bazı evlerin yanı başında ise ahırlar, haralar ve at çiftlikleri göze çarpıyordu. Kışın köyde, yazın dağlarda göçebe bir yaşam tarzı süren ve ekseriyetle hayvancılık, biraz da tarımla uğraşan halkın, binek olarak kullanacakları atlar ile kesimlik yani yemelik atları ayrı haralarda yetiştirdikleri gözümüzden kaçmadı. Etinden ve sütünden yararlandıkları atlar, tabanlarına hiç nal çakılmamış, sırtlarına hiç semer vurulmamış, ağızlarına hiç gem vurulmamış atlar olduğu için etleri yumuşak oluyormuş. Dağlarda gördüğümüz, sürüler halinde özgürce gezen atlar işte bunlarmış.

Adını, kentin içinden narince süzülüp akan nehirden alan Narin’de bir gece kaldıktan sonra, sabah erkenden, Kırgızistan’ın ikinci büyük gölü Son Köl’e doğru hareket ettik. İlk önce, arabalarla Kurtka köyünden geçerek, Mahabat Köprüsü’ne ulaştık. O noktadan sonra ise geceyi geçireceğimiz Songöl’ün yanındaki keçe çadır kampına, ömrümüzce unutamayacağımız, 6 saat süren bir at yolculuğu ile ulaştık.

Köprüde bizi karşılayan ve tüm yol boyunca koruculuk eden atlı seyisler, yanlarında her birimiz için bir at getirmişti. Gözüme doru diye tabir edilen bir atı kestirip, yanına gittim. İlk kez bir ata dokunmama rağmen hiç korkmadan onu alnından öptüm. Kulağına tatlı sözler fısıldayıp sırtını ve kahverengi yelelerini sevdim. O da bana gülen gözleriyle karşılık verdi. Az sonra genç çobanın yardımıyla keçe eyerin üzerine kurulmuştum bile. Ekip arkadaşlarım da kendi atlarını seçip, binmişlerdi. Rehberimiz Ulukman bey, hepimizin duyacağı bir ses tonuyla ata nasıl hükmetmemiz gerektiğini anlattı:
“Atınızın karnına topuğunuzla yavaşça vurup “Çuh!” derseniz atınız yürüyüşe geçer, siz bu arada yuları sakın elinizden bırakmayın. Tek elinizle yuları tutarken, düşmemek ve dengenizi sağlamak için de öteki elinizle eyerin önündeki demir kolçağı tutun. Hareket halindeyken yuların sağ tarafını kendinize çekerseniz atınız sağa, sol tarafını çekerseniz sola doğru yönelir. Atınızı durdurmak için, yuların iki tarafını birden kendinize çekmeniz yeter, atınız hemen durur. Yalnız, sakın attan kendi başınıza inmeye kalkışmayın, at kaçabilir. Atın gerisinde durmayın, tepebilir. Mola yerine varınca hem kendi kumanyalarınızı yemeniz, hem de atlarınızı otlatıp sulamanız için çobanlarımız attan inmenize ve tekrar binmenize yardımcı olacaklar zaten.”

Hepimiz “Çuh! Çuh!” diye komut verip atlarımızı mahmuzladık. Ben dahil pek çoğumuz hayatımızda ilk kez ata binmemize rağmen, kısa bir alıştırma turundan sonra hepimiz atlarımızla bütünleşmiştik. Yer yer taşlı ve dikenli, yer yer dik ve engebeli rota üzerinden, en öndeki seyisi izleyerek ilerlemeye başladık. Kılavuz atı göremeseler bile, atların hepsi bir öndeki atı uysalca takip ediyordu. Ama sıra hiç aynı kalmıyordu. Bazen benimki bir hamle yapıp önümdeki atları solluyordu, bazen arkamdaki at beni geride bırakıp önüme geçiyordu. Ata binmek insana gerçekten özgürlük duygusu ve güven veriyordu. Yol boyunca yakınımızda, uzağımızda serbestçe gezen kesimlik at sürüleri, rengârenk dağ çiçekleri ve yoncaların arasından kıvrılarak akan, incecik su kaynakları görüyorduk. Atım taze yoncaları görünce hemen başını yere indirip yemeye, buz gibi sulardan içmeye çalışıyordu ama yularını geri çekip izin vermiyordum. Çünkü çoban, çok yiyip içince atların şişip yürüyemediklerini söylemişti.

Biz at yolculuğunu tercih ettik ama Son Göl’e at ile tırmanmak mecburi değil. Kışın kardan kapanan, sadece yaz aylarında kurulan kamp alanına, toprak yolu kullanarak, arabayla ya da bisikletle de ulaşılabiliyor. Yemek molasından sonra dağlık araziyi geride bırakıp, toprak yola paralel kırlık düz arazide ilerlerken, toprak yolu kullanan birkaç bisikletli turiste rastladık. Yine birkaç göçebe yerli de eski Rus otomobilleri ile tozu dumana katarak ve bize el sallayarak yanımızdan geçtiler. İlk önceleri terletirken, şimdi üşütmeye başlayan havanın soğumasından zirveye yaklaştığımızı anlıyordum ama dengemi kaybedip düşmemek için sırt çantamdaki anorağımı çıkarmaya da cesaret edemiyordum.

Derken sonra birden önümdeki atlarla aramın çok açılmış olduğunu fark ettim, ilerideki bir tepenin ardında kayboldular. Sonra dönüp arkama baktım. Arkamdan gelen atlılar da çok geride kalmıştı, minnacık görünüyorlardı. Ama paralelimdeki toprak yolun beni kampa ulaştıracağını biliyordum artık, korkmadım. Sadece biraz garip oldum. Uçsuz bucaksızmış gibi görünen kırlarda, solumdaki toprak yol, üzerimdeki mavi gök, yer yer bembeyaz bulutlar, Tanrı Dağı, atım ve ben, tek başıma kalmıştım. Çok soğuktu, ürperdim…

Ve o yalnızlık duygusuyla, biraz da cesaret almak umuduyla içimden bir türkü tutturmak geldi.

Bilge Önder Atatürk’ün çok sevdiği bir türkü: “Sarı zeybek Aman, Şu dağlara yaslanır Aman!”

Nasıl olsa o anda sesimi atımdan ve yerle gökten başka işiten yoktu. Sesim iyi mi, kötü mü çıkıyor, beni beğenecekler mi, beğenmeyecekler mi? Hiç umurumda değildi. Bununla birlikte hiç detone de olmadım. Hattâ o an içinde bulunduğum trans hâlinin etkisinden olsa gerek, sesim kendime her zamankinden daha mükemmel geldi. Bunun üzerine iyice coştum, Tanrı Dağına yaslanıp, daha yüksek sesle, daha içten söylemeye devam ettim:

“Sarı zeybek Aman, Şu dağlara yaslanır Aman! Yağmur yağar, silahları Efem ıslanır! Bir gün olur Aman, Deli gönül uslanır Aman! Eyvah olsun, Telli doru Efem şanına! Eğil bir bak, Mor cepkenin Efem kanına! Karşı dağı Aman, Duman aldı bürüdü Aman! Üç yüz atlı, Beş yüz yayan Efem yürüdü! Sarı zeybek Aman, Şu cihanda bir idi Aman! Eyvah olsun, Telli de doru Aman şanına! Eğil bir bak, Mor cepkenin Efem kanına!”

Sanırım atım da memnundu durumdan. Memnun olmasa huysuzlanırdı diye düşündüm. Oysa hiç tepki vermiyor, sanki huşu içinde beni dinliyordu. Türküyü bitirdikten sonra tüm korkularım geçmişti.

“Biz bu Tanrı Dağına Ata Ruhlarıyla dertleşmeye, şikâyet etmeye, onlardan yardım istemeye geldik!” dedim yüksek sesle ve cesaretle, “Onlar beni duysun ve beğensin yeter. Cengiz Han duysun, Mete Han, Bilge Kağan, Başbuğ Atilla, Kürşat, Alparslan duysun. En önemlisi de Atatürk duysun!”

Ve duydular beni gerçekten de…

Çünkü bunları der demez ağlamaya başladım.

Çünkü Ruh yanına gelince, insan gözyaşlarını tutamazmış. Tutamadım…

O ağlayışta garip bir haz vardı. Gurur vardı, onur vardı, şeref vardı. Sevinç, acı ve özlem vardı.

Vatan vardı o ağlayışta. Millet vardı, aşk vardı, hüzün ve umut vardı. Hepsi bir aradaydı.

Çünkü ben onları duymuştum, onlar da beni duymuştu işte;

O ağlayışta Ruh vardı…

Tanrı Dağlarında bıraktığımız, Atalarımızın Yücelmiş Ruhu vardı. (*)

(*) “Eski Türkler, Dağların, Ormanın, Toprağın, Yersuların ve Göksuların, kısacası cansız zannedilen, doğadaki tüm varlıkların bir Ruhu olduğunu bilir ve büyük ölülerin o Ruhlara karışarak yüceldiğine, ölümsüzlüğe erdiğine inanırdı. Onların tümüne sonsuz saygı gösterir, darda kaldıkları her zaman “Görünmezler” ya da “Gayberenler” adını verdikleri o Yüce Ruhlardan yardım isterlerdi.” Ayşe Işık PEHLİVANOĞLU – Büyük Türk Ruhunun Dirilişi – Atayurt Yayınevi – Kasım 2017 – Syf:133

(Haftaya Asya’nın Gözü diye anılan Issık Göl’ün Kutsal Ruhu ile buluşmak üzere…)

Devamını Oku

BİZ RUH’UMUZU TANRI DAĞLARINDA BIRAKTIK (2)

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçen Pazar baktım ki Kırgızistan ve bana düşündürdükleri hakkında yazacaklarım bir yazıya sığmayacak, ben de 4 bölüm halinde yazmaya karar verdim. İşte karşınızda ikinci bölüm…

 

Kırgızistan’a varınca, tur başkanımızla beraber 24 kişi olan grubumuzu, gezimiz boyunca bize güler yüzleriyle rehberlik eden, akademisyen soydaşlarımız Ulukman Bapaev ve Aya Bapaeva kardeşler karşıladılar. Her zamanki alışkanlığımla zihnimden hemen, Arapça’ya geçince Lokman haline dönüşen, Türkçe Ulu-Okh-Man isminin analizini yaptım: Yüce Yöneten Ben! / Ben Yüce Yönetenim! Bir nevi “Enel Hak” fikrinin ifadesinin ilk ve en eski biçimi… Okh hecesinin yöneten, yüksekte duran manasına geldiğini okumuştum. (1)

Çok eski devirlerde, henüz insanlar devletleşmemişken ve öbekler halinde yaşarken, dünyada tek heceli kelimelerden oluşan, ilk ve tek bir dil konuşuluyormuş. Hatta ilk toplumlar kendi boylarına bile tek hecelik; On, Ok, As, Tur, vb. isimler vermişler. İşte yerli ve yabancı birçok araştırmacı tarafından tek hecelik kelimelerinin ön Türkçe olduğu kanıtlanan o ilk dili konuşan ve o zamanlar adında Türk kelimesi geçmeyen bu öncül halklara, literatürde Ön Türkler adı veriliyor. (2)

Ben böyle derinlere dalmış düşünürken, şöför koltuğunun yanındaki ön kısımda, gezi başkanımız Ümit Şıracı’nın yanındaki koltukta oturan, Türkolog Aya hanımın tatlı sesiyle irkildim birden. Yüzünü bize dönerek, İstanbul Türkçesiyle anlatmaya başladı:

“Birazdan Tokmok şehri yakınlarındaki (yine Türkçe, tokmak), başkentimiz Bişkek ile Issık Gölü arasındaki bölgede kalan ve geçmişte islamiyeti kabul eden ilk Türk Devleti olan Karahanlılar’a başkentlik yapan, Balasagun harabelerini ziyaret edeceğiz. Şu anda bulunduğumuz bölgenin adı ise Çu Nehri havzasıdır. Tanrı Dağlarından doğan ve çöle dökülen Çu Nehri etrafında, çok eski zamanlardan beri hep Türkler oturmuş, tarih boyunca Çu Havzası’nda sayısız Türk Şehri kurulmuştur. İşte çocuk hükümdar manasına gelen Balasagun da o şehirlerden biridir.”

Yeni bir bilgiyi daha idrak etmenin mutluluğuyla yüzüm aydınlandı. Yolu bozkırlardan geçtiği halde denizlere çıkmayan, çölde kaybolan nehirler de vardı demek, tıpkı bazı insanlar gibi yani… O nehirler ve insanlar da dokundukları hayatlara can katıyorlardı mutlaka. Ama ben yine de içimden, hikâyesi çölde bitenlerden olmayayım, yolum okyanusa çıksın diye dua ettim. Genç ve güzel rehberimiz Aya hanım, Balasagun’daki önemli tarihi eserleri anlatmaya devam ediyordu:

“Geçmişin en önemli ticaret rotası İpek Yolu üzerinde kurulan bu şehir, Kutadgu Bilig’in yazarı ünlü Türk tarihçi Yusuf Has Hacip’in de doğduğu yerdir. Tarihi kentin koruma altına alınan bölümündeki en önemli kalıntı, Karahanlılar zamanında hem minare, hem de gözetleme yeri olarak kullanılan Burana Kulesi’dir. Kulenin boyu 9. Yüzyıl sonlarında inşa edildiğinde 45 metreymiş ama 15. yüzyılda yaşanan büyük depremde kısalarak 25 metreye inmiş. Burana, (burana nasıl da minare kelimesine dönüşmüş, bakar mısınız?) bilinen minarelerden daha kalındır, Buhara’daki Türk İslam eserlerinden “Kalan (kalın) Minare”ye benzemektedir. Temel derinliği beş metre ve dolgu kaidesi de beş metre olan minarenin giriş kapısına ulaşmak için, sonradan eklenen demir merdivenle kaidenin üzerine çıkmanız gerekiyor. Tek kişilik, dar, tuğla merdivenden kulenin uç kısmına çıkmayı başarırsanız, muhteşem bir manzarayla karşılaşacaksınız.”

Hepimiz Unesco Dünya Mirası listesine alınan bu minare-kuleyi çok merak ediyorduk ama az sonra bizi güzel bir sürprizin beklediğinden habersizdik. Heyecanla Burana Açık Hava Müzesi’nin kapısından içeri girip, bir koşu kulenin yanına varınca, minibüsten inerken Ümit beyin bize neden öyle muzipçe güldüğünü anlamış olduk. Meğerse Burana Kulesi’nin her yanı kadim Türk sembollerinden biri olan Oz Tamgaları ile kaplı değil miymiş? Büyük sevinçle doldu içimiz tabii ki bu güzelliği görünce. Asırlar öncesinden Türk bir Taş Ustasının hayali gülerek göz kırptı bize. Türkün binlerce yıllık hafızası, tuğlalar aracılığıyla dile gelmişti yine. Ön Türk kültüründe ozlaşarak Tanrıya yaklaşmayı simgeleyen damgayı tanıyan Bülent Üner arkadaşımla göz göze geldik bir an ve mesajı aldığımızı belirterek, birbirimize gerçekten göz kırptık…

Günümüz Türkiye’sinin, yozlaşarak Tanrıdan uzaklaşan, her mahalleye ruhsuz betondan bir cami dikerek Allah’a yaklaşacağını sanan, özü tutuklayıp hapsetmiş, şekilci müslümanları acaba ne zaman, hangi etki sonucu uyanacaklardı yattıkları derin uykudan?

Güzelim Salda Gölü’ne mescit yapmaya karar verenler, en güzel mescidin yeryüzü olduğunu ne zaman unutmuşlardı?

Altın madeninden kat kat değerli, cânım Kaz Dağlarının, yerin altında da, üstünde de işe yaramayan altın madeni uğruna, hem de yabancı eller tarafından didik didik edilmesine göz yumanlar, akıllarını nerede kaybetmişlerdi?

Ve nerede bulacaklardı?

(Devamı Haftaya…)

(1) http://www.halukberkmen.net/pdf/346.pdf
(2) https://www.wikiwand.com/tr/%C3%96n_T%C3%BCrkler

Devamını Oku

BİZ RUH’UMUZU TANRI DAĞLARINDA BIRAKTIK (1)

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanların birçoğu ABD’ye, Avrupa’ya ve Uzak Doğu’ya seyahat etmek isterler. Oysa ben çok uzun bir süredir Orta Asya’yı ziyaret etmek ve Atalarımızın geldiği toprakları, Ana Yurdumuzu yakından tanımak istiyordum. Fakat doğal olarak tek başıma böyle bir yolculuğa çıkmam mümkün değildi. Her şeyden evvel hiç bilmediğim o coğrafyada bana rehberlik edecek, dil ve adres sorunu olmayan, uzman kişilerin yardımına ihtiyacım vardı.
Nihayet bu hayalimi gerçekleştirmemi sağlayacak olan insan karşıma çıktı. Anadolu’nun dört bir yanındaki eski Türk Damgalarının kazınmış olduğu kaya resimlerini ve mezar taşlarını keşfetmesiyle tanınan araştırmacı-yazar Sayın Ümit Şıracı’nın, Ana Yurtlarımızdan Kırgızistan’a, Tanrı Dağlarına bir kültür turu düzenleyeceğini öğrendim. Hiç bu fırsatı kaçırır mıyım? Hemen kaydımı yaptırdım ve sekiz günlük tur programında nelerin, hangi tarihi yerlere ziyaret ve aktivitelerin olduğunu öğrendikten sonra, aktiviteler için gereken malzeme listesini temin ettim.
Örneğin yürüyüş pantolonu, yürüyüş sandaleti, dağda yürüyüş botu, kafa lambası, dağa çıkar ve inerken yaslanmak ve dengeyi korumak için yürüyüş batonu, teri çabucak kurutan sentetik tişört, rüzgar ve su yalıtımlı mont gibi, daha önceden gardrobumda hiç bulunmayan kıyafetleri satın aldım. Hazırlıklarım sadece alışverişle de sınırlı kalmadı. 3.500 rakımlı Ala Göl’e yürüyerek ve 3.000 rakımlı, dünyanın 2. Büyük dağ gölü olan Son Göl’e ise 6 saat süren bir at yolculuğu sonucu ulaşacağımızı öğrenince, kondisyonumu arttırmak için her gün düzenli olarak spor yapmaya başladım. İyi ki de spora başlamışım, zira tura katılan ve her biri kendi mesleki yada akademik kariyerlerinde başarılı olan insanların hepsinin, kondisyon olarak gayet güçlü olduklarına tanık oldum. Bu yılın Temmuz ayının 11’inde İstanbul Havalimanı’nda başlayan maceramız, 19’unda Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’teki Manas Havalimanı’nda son buldu. Ama biz Ruhumuzu Tanrı Dağlarında bıraktık…
Nasıl bırakmayalım ki? Bir kere, Kırgızistan, Anadolu’muzun, Kırgızistan’ın yüzde 60’ını kaplayan Tanrı Dağları da Toroslar’ımızın birebir kopyası gibiler. 80’li yıllarda Modern Folk Üçlüsü’nün söylediği, Anadolu isimli bir türkü vardı hani? Hepiniz hatırlarsınız; “Sen ne güzel bulursun, Gezsen Anadolu’yu, Dertlerden kurtulursun, Gezsen Anadolu’yu! Billur ırmakları var, Buzdan kaynakları var, Ne hoş toprakları var, Gezsen Anadolu’yu! Orda bahar başkadır, Yazlar kışlar başkadır, Ah bu diyar başkadır, başkadır, Gezsen Anadolu’yu!”… Sözlerini M. Faruk Gürtunca’nın yazdığı bu şiirin devamı şöyledir:
Gülerken köylü kızlar
Güler sanki yıldızlar
Ne kalbin, gönlün sızlar
Gezsen Anadolu’yu.
Derde şifa bulursun
Halkta vefa bulursun
Kim der cefa bulursun
Gezsen Anadolu’yu.
Kırlarında koşar at
At, ruhunu savur, at
Ruhunda açar kanat
Gezsen Anadolu’yu.
Dağdan serin yel eser
Soğuk suları Kevser
Güzelliği şaheser
Gezsen Anadolu’yu.

Bir ağaç kabuğundan
İçince bir tas ayran,
Erir, varsa her yaran
Gezsen Anadolu’yu.
Ne eşsiz yerleri var,
Beldeler dilberi var,
Bin Bursa, İzmir’i var
Gezsen Anadolu’yu.
Hanlar, köprülerden aş,
Ellerden ele dolaş.
Yumuşak gelir her taş
Gezsen Anadolu’yu.

İşte tam bu şiirde tarif edilen, Anadolu’muzun o hiç bozulmamış, el değmemiş, maden ocakları ve hes santralleriyle kirletilip, kelepçelenmemiş eski hali gibi bir coğrafya ile karşılaştık Kırgızistan’da… Karşılaşınca da hepimiz atalarımızın binlerce sene evvel iklim değişikliği sebebiyle o güzel Ana Yurttan dünyanın dört bir yanına göç etmek zorunda kalınca, bir bölümünün kendilerine Yeni Yurt tutmak için neden Anadolu’yu seçtiklerini anlamış olduk. Çünkü bir adı da Minor Asya (Küçük Asya) olan Anadolu coğrafyası, Orta Asya coğrafyasının küçük bir kopyasıydı. Yemyeşil meralar ve otlaklar, yaylalar, derin vadiler, irili/ufaklı yüzlerce dere, başı karlı yüce dağlar, Karadeniz’deki ormanların birebir aynısı, ulu yemyeşil ağaçlar ve doğal tatlı su kaynağı olan göller… Şimdi gelin, bir de bu enfes doğal güzelliklerin üzerine, uçsuz/bucaksız kırlarda özgürce otlayan koyun, sığır ve at sürülerini yerleştirin bakalım… Ne kadar olağanüstü bir manzara değil mi? Üstelik bu tabloda ruhunuzun dinginliğini bozan, “medeniyet dediğin, tek dişi kalmış o meşhur canavar”dan; betondan, çelikten, plastikten ve asfalttan eser yok…

Ruhunuz orada kalmasın da ne yapsın, söyler misiniz bana?

(Devam edecek…)

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.