DOLAR 9,26200.91%
EURO 10,79210.69%
ALTIN 525,89-0,78
BITCOIN 5681680,45%
İstanbul
13°

PARÇALI BULUTLU

18:28

AKŞAM'A KALAN SÜRE

Abdurrahman Zeynal

Abdurrahman Zeynal

07 Aralık 2020 Pazartesi

KİMDİ ŞU MÜCADELECİLER

0

BEĞENDİM

ABONE OL

KİMDİ ŞU MÜCADELECİLER

1970 yılında Kandilli Ortaokulundan çıkıp köyüme giderken radyodan duymuştum adlarını. Mücadeleci veya Yeniden Milli Mücadeleci.
Liseye giderken sıra arkadaşım “Pınar Dergisini” gösterip “abone olurmusun” demişti. Dergiye baktım, içimde bir coşku belirdi. Abone oldum. Böylece tanıdım mücadelecileri. . .
Yeniden Milli Mücadele Dergisini okuyor, analiz yapıyor ve insanlara giderek abone yapıyorlardı.
İlim Kültür Sanatta Gerçek dergisini çıkarıp bu alanda bir çığır açtılar. 1973’lerde devrinin en önemli bilimsel dergisini yayınladılar.


Oturmaları, kalkmaları, söz alarak konuşmaları disiplinleri imrenilecek insanlardı.
Yaşları küçüktü. 13-25 yaş arasındaydılar, tanıdıklarım. Yürekliydiler. Millete sevdalı vatanperverdiler. Çorum’da mecmua abonesi için çıkan orta son talebesi gittiği dükkanda bulunan milletvekiline Kıbrıs’ı anlatacak kadar bilgiliydiler.
Gözleri toktu, varlıklarını paylaşıyorlardı. Birbirlerine sahabe misali bağlıydılar. Ayrıları, gayrıları yoktu.
Edirneli, Vanlı, Muğlalı, Karslı ve Yozgatlı aynı tabakta yemek yediler. Kardeştiler. Kardeş.
Kitap kurduydular. İşleri okumak, anlamak , anlatmaktı. Öylede yaptılar.
Kör kardeş kavgalarına katılmadılar. Onlar her köyde bir Yunus diriltmenin sevdasını rüyalarında sayıkladılar.
Gün geldi ülke gerçeklerini olanca yalınlığı ile topluma , idarecilere katıksız anlattılar.
Cami önlerinde , parklarda yüksek sesle mecmua sattılar. Alaya alındılar, horlandılar, hakarete uğradılar ama aldırmadılar.
Sevinçlerini paylaştı, üzüntülerini yüreklerine gömdüler. Çünkü onlar varlıklarını “Büyük Türk Milletinin Varlık ve Beka davasına” adadılar.
Bayrak gazetesini, Bizim Anadolu gazetesini çıkarıp sattılar. Dağıttılar. Sokak sokak, ev ev yılmadılar. Ayakkabıları delikti, su çekiyordu, ancak aldıkları paraya el sürmeden beytülmalin malı nazarıyla bakıp hepsini teslim ettiler.
Türkiye çapında bir yaz tüm mücadeleciler “Kur’an Mealini” okudular. Yüzlerce , binlerce insan okuyup kardeşlerine anlattılar.
Faaliyetten önce, faaliyet esnasında ve faaliyet sonrasında yaptıklarının oto kritiğini yaptılar.
1973 seçimlerinde Doğu Türkistan Sabık Başbakanı İsa Yusuf Alptekin’i , dolayısıyla Demokratik Partisini desteklediler. Sonra Adalet Partisiyle ittifak yapıp Demirel’in yanında yer aldılar. İki mücadelecide mebus seçildiler.
Sonrasında Demirel’in oyununa geldiler. Bir daha toparlanamadılar. Ayrıldılar. Dünün kardeşleri fitnenin ateşinde yandılar. Ankara ve bir kaç ilde büyük salon toplantıları yaptılar. Ancak elmaya bir kez kurt düşmüştü. İçin için eridiler.
Bütün bunlar olurken, Diyarbakır’da Musa Öğretmeni, Tunceli’de Elazığlı Zeki Öğretmeni , Ankara’da Artvinli Zeki hainlerin kurşunlarına hedef oldular. Arkadaşları ağladılar, Allaha yalvardılar. Asla yanlış yola sapmadılar.
12 Eylül ihtilalinde evlerine çekilip fırtınanın dinmesini beklediler. Derneklerini kapattılar. Sessiz kaldılar. “Bayrak Dergisi” yoluyla gündemi değerlendirdiler. Her zaman Türk Milletinden yana tavır aldılar.
1983 seçimlerinde bir kısım mücadeleciler “Ana Vatan Partisine” girip mebus seçildiler. Belediye Başkanı oldular. Bazıları Doğru Yol Partisinde benzer rol üstlendiler. Hatta bakan oldular.
Guruptan ayrılanlar TRT’de yapımcı, yönetici oldular. Gazetelerde ünlü yazarların arasında yer aldılar.
Ayrılanların bir bölümü; cemaatler, bir bölümü tarikatlara giderek oraların önde gelen insanları oldular. Kalanlar aynı düşüncelerle yollarına devam ettiler.


Dershaneci oldular, zengin oldular, dergiler çıkardılar, ancak 1970’lerde sahip oldukları duyguları kaybettiler.
Hareketin içindekiler “Islahatçı Demokrasi Partisini” kurup siyasete atıldılar. Önlerine engeller çıkarıldı, hakları yok sayıldı, haber kanalları haberlerini vermediler. Muhafazakar kalemler demokrasi dedikleri için mücadelecileri küfürle itham ettiler. Yok sayıldılar.
1991 seçimlerinde üçlü ittifakı kurup sonunda kaybedenlerden oldular. Refah Partisinden kibarca gönderildiler. Sonrasında % 1 oy oranını bir daha aşamadılar. Ancak Millet Partisi olarak yollarına devam ettiler.
Kitap yazdılar, dergi çıkardılar, gazete çıkardılar, konferanslar verdiler. Ülkenin kültürüne büyük katkı sundular. Sunmaya devam ediyorlar. Ancak çok parçaya bölündüler.
Ayrılanlar zenginleştiler, ünlü köşe yazarı, ünlü televizyoncusu, hikayeci ve düşünce enstitüsü kurucusu oldular.
Türkiye’nin önemli şehirlerinin belediye başkanı , bakanlıkların önemli bürokratı oldular. Her şeyden önemlisi şimdilerde Türkiye’nin 2. adamını içlerinden çıkardılar.
Ancak bütün bunlara karşılılık biraz vefasız çıktılar. Birbirlerini fazla incittiler. Halbuki ülkenin bu insanlara şu zor günlerde ihtiyacı vardı. Ancak o ihtiyaca cevap veremediler…..
Hayatları strateji üretmek, taktik geliştirmek olan bu insanlar ayrılmanın getirdiği veya söylemlerinin ortaya koyduğu davranışları sergileyemediler.
Ülkenin ihtiyaçlarını doğru tespit edip yanlış yaptılar. Milli Devlet dediler ama fırsat bulamadılar.
Zaman zaman yanlış yaptılar, o birbirine kenetlenmiş kardeşler birbirinden ayrı düştüler. Her biri gittiği yerde kabul gördü ama hiç bir yerde bir ve beraber olamadılar.

Abdurrahman Zeynel

Devamını Oku

Yavi Katliamının Üzerinden 27 Yıl Geçti

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yavi Katliamının Üzerinden 27 Yıl Geçti

Bundan tam 27 yıl önce 25 Ekim akşamı Erzurum semalarına bir ateş düştü. Tüm Dadaşlar, Çatlı kardeşlerimiz acıyla irkildiler. Çat’ın “Yavi Beldesinde” gece kahvehanede oturan 50’den fazla insan kahpe PKK kurşunlarına hedef oldu. Oracıkta şehit olanların sayısı 32 idi. Onlarca yaralı vardı. Yaralılardan üç kişi daha sonra hakkın rahmetine kavuştu. Böylece şehit sayısı 35’e yükselmişti.
Yavi semalarından ağıtlar yükseliyor, yürekler parçalanıyor, anneler evlatlarını, gelinler eşlerini, nişanlılar yavuklularını kaybediyordu. Çocuklar yetim kalıyordu. İşte bugün bu acının ne yazık ki 27 yıl dönümü…..!
Aradan geçen bunca seneye rağmen olayın üzerinden sis perdesi kaldırılamamıştı. Katiller ortada yoktu. Acılı yürekler ise hala tazeliğini koruyordu.
1993 yılı Türkiye de kırılma noktasıydı. Sivas’ta Madımak olayı, Erzincan’da Başbağlar katliamı, Siirt yolunda 22 askerin şehit edilmesi ve Yavi’de 35 Kişinin şehit edilmesi beş gün sonra Pasinler Çiçekli’de 5 insanımızın şehit edilmesiyle olaylar doruğa tırmandırılmıştı. Ne yazık ki Sivas için ağıt yapan, ekranları kitleyen medya Başbağlar ve Yavi için aynı hassasiyeti göstermemişti. Anlayacağınız Yavi ve Çiçekli kısmen Başbağlar unutulmuş, unutturulmuştu.!
Yavi bugün sessizdi. Salalar veriliyor, camiye giriyorduk. Camide gür sedalı hafızlar Mevlit okuyor, Çat Müftüsü dua ediyordu. Tüm temenniler Allah bu acıları bir daha yaşatmasın.Hutbenin konusu şehit ve şehitlik kavramındaydı. Fitneye, fesada yer verilmemesi, Türkün, Kürdün, Alevinin, Suninin kardeşliği üzerineydi. Kardeş olun.Kardeş olun demekteydi hutbede imam.

Dün Yavi’de oynan oyun bugün Tüm Suriye topraklarında oynanmakta olup Kahraman Silahlı Kuvvetlerimizin gayret ve çabalarıyla bu emperyalistler yok olacak, Türk Devleti, Türk Milleti Kıyamete kadar hür ve bağımsız yaşayacaktır.
Son olarak hayatlarını kaybeden tüm şehitlerimize Allahtan Rahmet diliyor, Devlet büyüklerimize sağlam düşünce, sarsılmaz irade, vatanı savunmada muhteşem yürek nasip etsin.

Devamını Oku

ORTA ÖĞRETİME GENEL BAKIŞ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ORTA ÖĞRETİME GENEL BAKIŞ

Öncelikle modern eğitimimizin temellerine şöyle bir göz atacak olursak; 1824 yılında açılan İptida-i Mektebi’ni ilerleyen yıllar Rüştiyeler, Askeri İdadiler, Darulmuallim Mektepleri, Sultaniler, Darul Fünun, Cerrahhane, Tıbhane-i Şahane takip etmiş, eğitimin uyacağı esaslar 1869 yılında yapılan “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi” ile eğitim şekillenmiş, bu nizamname geliştirilerek bugünkü “Milli Eğitimin Temel İlkeleri” oluşturulmuştur. Osmanlıda İptida-i, Rüştiye, İdadi, Sultani ve Darul Fünun şeklindeki sistem Cumhuriyet döneminde; ilk, orta, lise ve üniversite adlarını alarak devam etmiştir.
Daha önceki klasik medrese eğitimine kurumsal anlamda baktığımızda ise; İmam-ı Azam’ın türbesi etrafında şekillenen “Azam Medresesini” Bağdat’ta açılan Nizamiye medreseleri takip etmiş, Osmanlıda bu sisteme Enderun Mektebi ilave edilmiştir. Denilebilir ki tüm bu eğitim kurumlarının felsefi anlamda ortak özelliği; “devlete bürokrat”, ana-babaya “hayırlı evlat” yetiştirmekti. Yüzyıllar ve hatta çağlar boyu eğitimimiz bu felsefi temel üzerine kurulmuştu.
Bu gelenek Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde devam etmiştir. Son dönem Osmanlı’daki batılılaşma hareketleri önemli ölçüde bireysel yetkinliği öne çıkaran anlayışı öngörmekle beraber klasik anlayış yirminci yüzyılın sonlarına kadar teoride ve pratikte etkisini hissettirmekteydi. Ta ki ortaöğretimde okuyan, özellikle 1990 sonrasında mezun olan insan sayısında ciddi artışlar meydana gelince artık liseler, üniversiteler devlete ve kurumlara eleman yetiştirmeyi terk ederek mezunlarına biraz da liberal anlayışın gereği olan; eğitiminizi verdik, “başınızın çaresine bakın” dercesine bin yıllık gelenek terk edilmiştir.
Günümüzdeki eğitim anlayışına gelince; ilk ve orta öğrenim devresinde, öğrencilere kendilerini, devleti yönetmeye yarayacak sosyal bilgilerden mahrum, millî ve sosyal vazifelerini öğrenmeyi ve uygulamaya yetecek yani kaliteli bürokrat eğitimden uzak olarak yetiştirilmektedir. Dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlardan, mevcut siyasi, sosyal ve ekonomik gelişmelerden tamamıyla habersiz yetiştirilmeleri sorunların artarak büyümesine sebep olmaktadır.
Milli, dinî ve ahlakî vazifelerini yerine getirmeye elverişli bir ruh eğitiminden geçmedikleri gibi, gerçeği aramaya yönelmiş bir düşünce disiplininden de çok uzak olmaları, istikbalin yöneticilerinin hâlâ on dokuzuncu asrın anlayışı, kanun veya nas gibi öğretilmeye devam edilmektedir. Zeka yerine hafızaya önem verilmekte, eskimiş bütün bilgiler, raflardaki tüm kitaplar adeta öğrencilerin beynine yüklenmeğe çalışılmakta, hiçbir bilimsel temele dayanmayan, Türkiye için son derece zararlı bir bakış açısıyla verilen eğitim anlayışı sürüp gitmektedir.
Dini idealler alay konusu, milli idealler toplum hafızasından kovulması gerekli bir tufeyli gibi gösterilmektedir. Halbuki tecrübe-i hayat ve psikolojinin buluşları, matematik sahasında ki ilerlemeler, atom ve çekirdek fiziğindeki gelişmeler, maddeci kâinat ve tarih anlayışının temellerini yüz yıldır sallamasına karşılık biz hâlâ yüz yıl öncesinin verilerine dayanarak eğitimi sürdürme isteğimiz gençlere zarar vermektedir.
Orta öğretimde eskimiş hipotezler yerine yeni buluşları, nano teknolojiyi, elektronik dünyadaki gelişmeleri, haberleşmenin geldiği boyutları, M. Plank, Einstein, Haisenberg, De Broglie, Şörödinger gibi bilim insanlarının teorilerinin felsefi manaları hakkında öğrencilere doğru dürüst bir şeyleri öğretmekten çok uzağız.
Maddeci anlayışın, kainatın yapı taşları olarak kabul ettiği atomlar ve atom altı parçacıklar spritüel anlayışla ele alınıyor. Hâlbuki gelinen noktada sonsuz kâinat yerini sınırlı bir kainat anlayışına, başlangıcı ve sonu olmayan kâinat tasavvuru, başlangıcı ve sınırları olan kâinat tasavvuruna dönüşmeğe mahkum bırakılmıştır. Eğitim, burada beklenen işlevini ne kaliteli bürokrat yetiştirme, ne anaya babaya hayırlı evlat yetiştirme ve ne de özgür düşünceli/liberal anlayışa sahip bireyler yetiştirme işlevlerinden hiçbirini yerine getirememektedir. Genç beyinler yarının dünyasına maalesef layıkıyla hazırlanmamaktadırlar. Bazıları “Osmanlıcı”, bazıları “İslamcı”, bazıları “Türkçü” ve bazıları da “batıcı” olarak yetişmekte bu ise toplumsal hayatta tezatlara yol açmaktadır.
Fen bilimleri için söylenenleri düşüncemizin esası olan mantık-ı muhakemeyi ve ondan doğan sonuçları da veremeyiz. Veremiyoruz. Mantığın, kavramlar arasında zaruri, mantıkî ilişkileri kontrol eden bir teknik olduğunu kabul edersek kaba pozitivizm ve ilkel rasyonalizm’den kaynaklanan eksileri tekrar etmeye devam eden bir eğitim anlayışıyla karşılaşmamız mukadderdir. Halbuki eğitimimiz hâlâ nascı ve eskimiş bilgilerin etkisinde varlığını sürdürmektedir.
Orta öğretimimizin sosyal bilimler sahasındaki durumu da diğer bilim dallarından pek farklı değildir. Sosyoloji, mantık, felsefe ve tarih hâlâ yetersizin ötesinde yok sayılmaktadır. Üstüne üstlük zararlı sayılabilecek fikirlerin gelişmesine kaynaklık teşkil etmektedir. Okullarda sosyoloji, psikoloji ve felsefe dersleri olmasa da olur eğitim anlayışı varlığını sürdürmesi düşündürücüdür.
Tarih anlayışı; Avrupa toplumlarının gelişimi esas alınarak öğretilmesi, bir Bizim toplumumuzun kendine güven duyması ve ilerleyebilmesinin temel şartı olmaktan uzaktır. Tarih dersleri Türk toplumunun hayrete şayan gelişimi, gelişim şartları, gelişimin ortaya çıkardığı büyük sanatsal ve kültürel eserleri tanıtıcı olmaktan çok uzaktır.
Türk kültürünün muhteşemliği, İslam Medeniyetinin insanlığa kattığı değerlerinin varlığından habersiz nesiller yetiştirilmektedir. Avrupa tarihinin gelişimi ve insanlığa yaptığı katkıların eksik ve taraflı verilmesi ayrı bir tartışma konusudur.
Tarihimizin ilerleme ve gerileme devirlerini, liderlerin ehliyetine bağlayıp işin içinden çıkmak, hiçbir milli vazifenin ve ulvi idealin zihinlerde teşekkül etmesi için yeterli değildir. Topluma kurtarıcılar ve kahraman liderler beklemek anlayışını empoze ederek, böyle zannedilen fertlerin eteğine yapışarak kalkınacağı hatta cennete gidileceği kanaatinin verilmesini amaçlayan eğitimle bir yere varılamayacağını artık idrak etmek gerekir.
Birde Türk Tarihinin Osmanlı Devleti bölümü anlatılırken büyük ilerlemenin maddî ve manevî tarafını bir kenara bırakıp, askeri zaferleri övmenin, gerileme ve yıkılış devirlerini ise Osmanlı toplumunun dokusunu ve varlığının temelini teşkil eden millî ve dinî ideallerle alaylı bir bakışa sebep olacak şekilde Çaldıran, Mercidabık, Ridanye, Otranto ve Preveze zaferlerinin kültürel, ekonomik, askeri ve startejik büyüklüğünü kavratmaktan uzak olduğu gibi, Özi, Kalas, İbrail, Karlofça, Paserofça, Ayestefenos ve Uşi gibi anlaşma ve mağlubiyetlerin gerçek sebeplerini vermekten uzak olması eğitilen gençlerin ruhi yapılarında büyük zaafiyetler oluşturmaktadır.
Tarih, dürüst bir şekilde araştırılıp tetkik edildiğinde kendisinden beklenen neticeleri verir. Bilim insanlarımız bu işlevi yerine getirdiğini kabul etsek dahi bu bilgilerin ortaöğretim programlarında öğrencinin gelişim düzeyine uygun bir içerik ve teknikle yerleştirilmesi elzemdir. Aksi halde kuru bir bilgi yığını halinde kalacağı gibi, siyasi ve fikri bakımdan, başkalarına bağımlı, gerçek manasıyla köle fertler meydana getirmekten başka bir işe yaramaz. İnsanlar, tutarlı, sistem haline getirilmiş, başarı kazanmış fikirler karşısında teslimiyete hazır halde bulunurlar. Ne yazık ki eğitim anlayışımız tamda bunu sağlayacak nitelikler arz etmektedir.
İmam Hatip Liseleri kurulduğu günlerdeki arzu, istek ve gayreti göstermemekte, birilerinin arka bahçesi gibi düşünülmesi de bu okullara zarar vermektedir. Okullarda okuyan gençler idealist, güzel ahlak timsali kimseler olmaları beklenirken çok farklı alanlara sapma eğilimleri hatta hizip veya grupların metbuu haline gelmeleri eğitimin bir başka acı tarafını teşkil etmektedir.
Çağın ihtiyacı olan sanat okulları ve müfredatları, modern sanayinin istediği ara elemanı yetiştiremediği gibi sosyal, kültürel ve tarihi alt yapıya hizmet vermekten uzaktır. Teknik sınıfı oluşturması düşünülen çıktılar, bürokratik arzular taşımakta, “masabaşı bir iş” peşinde koşmaktadır.
Durum bundan ibarettir. Eğitim bir toplumun olmazsa olmazıdır. Dünyayı algılayan, gelişen bilgi disiplinlerini içselleştiren ve bugünün değil otuz kırk yıl sonrasının bilgi ve tekniğini öğrenmeye çalışan, günün ilerisinde düşünen bireyler yetiştirmek eğitimin esası olmalıdır.
Çözüm ve çare Devlet eğitimi; bilim felsefesi, tarih felsefesi ve gelecekle ilgili “gelecekçi” anlayışla yeniden şekillendirip gençlerin önü açmalıdır. Ortaöğretimdeki program geliştirmeleri bu doğrultuda atılacak adımlarla gençliğin, ülkemizin ve insanlığın kazanımı sağlanmalıdır.

 

Devamını Oku

ERZURUM’DA İŞGALLERİ TELİN ETMEK İÇİN MİTİNGLER DÜZENLENİYOR

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ERZURUM’DA İŞGALLERİ TELİN ETMEK İÇİN MİTİNGLER DÜZENLENİYOR

Abdurrahman Zeynal

18 Mayısta Lalapaşa meydanında binlerce Erzurumlunun katıldığı büyük bir miting tertip edildi. ABD ve diğer devletlere telgraflar çekildi. Gönderilen telgraflarda Cevat, Süleyman Necati ve Hüseyin Avni Beylerin imzaları vardı.

porno indir

porno seyret

porno izle

İzmir işgal edilmiş, Erzurum halkı protestolara başlamışken ilçeler boş mu duracaktı. Durmadılar, onlar da işgali lanetlediler, telgraflar çektiler. Bayburt Müdafa-i Hukuk-ı Milliye Reisi Fahreddin İzmir´in işgal edilmesini protesto edenler arasında idi.

Bayburt´ta başlayan protesto dalgası Hınıs kazasında yapılan mitingle devam etti. Alınan kararları telgrafla ilgililere gönderen heyetin başkanlığını Belediye Reisi İsa Bey ve heyeti yapmıştı. Başta İstanbul hükümeti olmak üzere tüm devlet başkanlarına telgraflar çekilmişti.

Pasinler kazası adına Belediye Reisi Derviş Efendi, 5000 kişinin katıldığı dev miting sonrası alınan kararları telgrafla dünyaya duymak ve ilgili tüm devletlere işgalin sona erdirilmesi için çağrıda bulundu.

Şehir ve ilçelerde öfke dinmiyordu. 2 Haziran´da Erzurum ve Pasinler halkı İzmir´in işgalini telin eden mitingler tertip ediyor, derhal işgale son verilmesi isteniyordu.

3 Haziran 1919 yılında İspir´de büyük bir miting daha yapılmış, 20 bin kişi mitinge katılmış, Kaymakam Nesimi Bey alınan kararları telgrafla ilgili tüm devletlere iletmişti.

İspir Müdafaa-ı Hukuk-ı Milliye Reisi Cemal Bey, Vilson´a işgalin sonlandırılması için telgraf çekiyor ve işgali protesto ediyordu.

Hınıs Kazasında ikinci bir miting tertip edilmiş telgraflarla yine ilgili taraflar uyarılmıştı.
Pasinler, İspir, Bayburt, Hınıs´ı Kiğı haklı takip ediyor, Belediye Reisi yapılan mitingi telgrafla taraflara bildirenler arasına katılıyor, Hüseyin Hüsnü Kiğı´lıların duygu ve düşüncelerini dünyaya ilan ediyordu.

Bütün bunlardan sonra 7 Haziran 1919 yılında Erzurumlular durumu sadarete telgrafla bildirerek kararlı olduklarını üzerlerine düşecek görevleri yapmaya hazır olduklarını beyan etmişlerdi.

Devamını Oku

İDEOLOJİK FANATİZMDEN KURTULABİLECEKMİYİZ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İDEOLOJİK FANATİZMDEN KURTULABİLECEK MİYİZ?

Abdurrahman Zeynal

Dünya hızla değişiyor
Teknoloji, sanat, kültür değişiyor, gelişiyor veya değiştiriyor.
Ülkeler, milletler akıl almaz değişimin cenderesinde öne geçme kavgası veriyorlar.

Fizikçileri, kimyacıları, biyologları, doktorlar velhasıl tüm bilim adamları harıl harıl çalışıyor.
Siyasetçiler, yöneticiler ülkelerini daha iyi yönetme adına çalışıyorlar.

PEKİ BİZ NE YAPIYORUZ….!?

Etrafımız ateşten çemberlerle örülüyor…….!
Biz hala 1919 Erzurum, Sivas kongrelerini tartışıyoruz…..!
Hem de nasıl….!
Tam bir ideolojik körlük içinde……..! Yalansa söyleyin..!
Neyi tartışıyoruz?
24 Temmuz 1923 yılında imzalanan Türkiye Cumhuriyetinin tapusunu…..!

NASIL TARTIŞIYORUZ…!

porno indir

porno seyret

porno izle

Milli Mücadelenin 100. yılını, Lozan Anlaşmasının 96. yılını tartışıyoruz…
Hangi zaman dilimizden?
21 yüzyılın şartlarından 100 yıl öncesine bakarak yapıyoruz.
Peki yüz yıl önce ne vardı?
Açlık, yokluk, hastalık vardı. Genç nüfus yoktu. Doktor yoktu. Öğretmen yoktu. Yiyecek, buğday o hiç yoktu…..!

Peki şimdi? Bir elimiz yağda, bir elimiz balda….. Altımızda Amerikan, Alman, Fransız, İngiliz, Japon ve Kore arabaları……!
Peki neyi eleştiriyoruz?
Kağnı arabasını, at arabasını, katır, at ve eşekle seyahatleri. Başka Uçakla uçup, Erzurum’dan İzmir’e yalın ayak, baş açık giden dedelerimizi eleştiriyoruz….!

BİRAZ İNSAF!

Değil mi? Eeee… Yahu adama demezler mi biraz insaf diye..
Şu ana kadar ideolojik körlük, partizan tutum, ekonomik rahatlık içinde yokluk, zorluk, perişanlık içinde kazanılan bir tarihsel olayı ve olaylar zincirini eleştirip geçmişe taş atıyoruz.

Diyeceğim şu : Ne olur biraz insaf…..! Bağırın, çağırın ama sakın ha küfredeyim demeyim…
Çünkü kötü söz sahibinindir……!

Anladınız mı?

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.