DOLAR 9,61531.08%
EURO 11,23671.02%
ALTIN 553,381,55
BITCOIN 582752-2,33%
İstanbul
18°

AÇIK

05:51

İMSAK'A KALAN SÜRE

Fahrettin DAĞLI

Fahrettin DAĞLI

06 Mart 2020 Cuma

HAMASET DEĞİL AKILLARINI BİRLEŞTİRENLER KAZANIYOR

0

BEĞENDİM

ABONE OL

HAMASET DEĞİL AKILLARINI BİRLEŞTİRENLER KAZANIYOR

Savaşlar cepheden daha çok masada kazanılır. Bu da aklın, zekanın, üstün bir diplomasi anlayışının ve tecrübenin eseri olur.

Bağırarak, çağırarak, muhatabını tehdit ederek, şantaj yaparak zafer kazanılmaz. Eskiler biraz kaba şekilde, ‘ısıracak köpek dişlerini göstermez.’ derler.

Eğer muhataba anlayacağı lisanla ders verecekseniz, onu hal, hareket, jest ve mimiklerinizle veya bir takım diplomasi cilveleriyle, sembollerle verirsiniz.

Komplo teorilerinden haz etmem ama bazen gözünüzün içine batıra batıra olursa elbette ‘mı acaba’ diyorsunuz.

Malum, Türkiye heyetinin Rusya’da Rus yetkililerle yaptığı görüşmenin yapıldığı salonda kocaman bir II. Katarina heykeli duruyor. Malum Osmanlı için bunun sembolik bir anlamı olabilir.

Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın Ayastefanos Antlaşmasını hatırlatması da var.

Malum Ayastefanos, 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan ateşkes ve barış antlaşmasıdır. Savaş, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisiyle sonuçlandı. Rus ordusu, batıdan Yeşilköy’e (eski adı Ayastefanos), doğudan Erzurum’a kadar geldi. Sonuçta Osmanlı İmparatorluğu Barış talebinde bulundu ve tarafların anlaşması sonucunda Ayastefanos Anlaşması imzalandı.

Toplantı öncesi bunun dile getirilmesi ve neticede bu heykelin bulunduğu salonun seçilmesi tesadüf değil, manidardır. Kanaatim o ki, Ruslar Türkiye heyetine bu mesajı vermiş olabilirler. Daha doğrusu mesaj vermek için bu fırsatı kullanmış olabilirler.

Biz meydanlarda bağırıyoruz, çağırıyoruz, hamaset yapıyoruz, elin oğlu çaktırmadan bize bu mesajı veriyor.

Dünkü bu sözkonusu toplantının muhtevasından çok bu verdiğim misal ve diğer pek çok protokol uygulamaları dikkat çekiciydi. Ruslar hazırlıklıydı. Mevzu ile ilgili çoğu kişi için toplantı şekli ve uygulaması çok anlamlı ve epey mesaj yüklü olarak değerlendirildi.

Ne diyelim, sahip oldukları akıllarını birleştirenler (kollektive edenler) tecrübenin, tarih bilgisinin ve kıvrak zekanın önderliğinde üstün diplomasiyi böyle sergilerler. Ve sizi de o heykelin önünde sıralanıp poz vermek düşer. Bilmiyorum anlatabildim mi?

Fahrettin Dağlı

twitter likes kopen

Devamını Oku

EVVEL EMİRDE SİZ ÖMER OLUN!..

0

BEĞENDİM

ABONE OL

EVVEL EMİRDE SİZ ÖMER OLUN!..

Fahrettin Dağlı

AK Parti’nin 7 Ekim’de başlayacak 7’inci olağan kongre süreci öncesinde yapılan MKYK toplantısında, Genel Başkan Erdoğan arkadaşlarına şu talimatı veriyor:

“Öyle isimler bulun ki, o ilin Ömer’i olsun. Sözüne güvenilen isimler olsun. Şaibesi olmasın.”

Uzun süredir tekrarlıyorum; Ak Parti hükümetlerinin en büyük azığı, gıdası ‘Hamaset’… Olmayan, olmayacak bir şeyi olmuş ve olacak olarak göstermek. Akla değil, his ve heyecanlara hitap etmek. Bu haletiruhiyenin hem seslendirenler açısından ve hem de buna itibar edenler açısından ne kadar mahsurlu olduğunu geniş geniş izah edecek değilim. Bugüne kadar çeşitli vesilelerle mevzubahis ettim.
Politikanın akli ciheti zayıfladıkça, dibe doğru seyrettikçe hamasetin çıtası ve dozajı gittikçe artıyor / yükseliyor.
“Öyle isimler bulun ki, o ilin Ömer’i olsun.” Ve ilave ediliyor; “Sözüne güvenilen isimler olsun. Şaibesi olmasın.”

Ne güzel! Kulağa ne hoş geliyor!

Aynı Genel Başkan Erdoğan, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde ‘Kamu Yönetiminin Şeffaflaşması’ adına yapılan “Kamuda Şeffaflık Paketi” isimli düzenleme ile ilgili olarak kamuoyunun önünde Davutoğlu’na hedef alan bir ifadesi olmuştu. Ki bu yasa taslağı ile Özellikle ‘imar planlarından doğan rant konusunda yeni düzenlemeler getiriliyor ve Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin il başkanlarına bile TBMM’ye mal bildiriminde bulunması zorunluluğu koşuluyordu.’

Peki, bu düzenlemeyle ilgili ne demişti CB Erdoğan?

Saraya çağırdığı AKP grup başkanvekilleri ve yönetim kurulu üyelerine “Mal bildirimini il ilçe başkanları düzeyine indirirseniz, bu görevi üstlenecek kişiyi bulamazsınız. İnşaat sektörü ekonominin lokomotifidir. İmarda yapılan düzenlemelerin bu sektöre zarar vermemesi gerekir” diye çıkışmıştı.

CB Erdoğan’ın siyasetin girdi ve çıktılarını hepimizden iyi bildiği kanaatindeyim. Dolayısıyla kendi partisinde siyaset yapmakta olanlar başta olmak üzere Türkiye’de profesyonel siyaset yapanların önemli bir çoğunluğunun neden bu işlerle iştigal ettiğini hepimizden iyi biliyordur. Dolayısıyla bu kadar kamu imkanlarıyla semirenlerden; helal-haram gözetmeden mal biriktirme sevdasında olanlardan ‘Ömer’lerin çıkmasını beklemek eğer aşırı saflık değilse başka bir şeydir.

Bu beklenti her şeyden önce muallimi insanlık paratoneri olan Hz. Ömer’e ve mirasına haksızlıktır. Belki burada CB Erdoğan’a söylenecek en önemli şey şu olmalı; Herkesten önce siz kendinizi Ömer’le kıyaslayın ve Ömer olmaya çalışın. Ömer’leşmeden çevrenize Ömerler beklemek Ömer’in ismine haksızlıktır. Kendi nefsinizde başlatmadığınız ve başaramadığınız bir arınmayı başkalarında beklemenin akli ve nakli bir izahı olamaz.

Peki, Ömer’in öne çıkan vasıfları ne idi?

-Hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyerek adaleti tastamam ikame etmesi ve ayakta tutmuş olması;
-Halifeliği sırasında yönettiği halkın ekonomik anlamda en alt seviyesindeki bir bireyinin yaşadığı standartlarda yaşaması; asla konfora ve lükse teveccüh etmemiş olması;

-Açık, şeffaf bir piyasa oluşturması ve denetlettirmesi;

-Devlet yöneticilerinin konfora, israfa, harama meyletmelerine asla müsaade etmemesi;

-Gösteriş ve kibre düşmeyerek mütevazi bir hayat sürmesi;

-Herkesin hukukunu takip etmesi ve sonuçlandırması;

-Yakınlarını ve çocuklarını iktidardan uzak tutması ve iktidar imkanlarından yararlandırmaması;

-En son kendisinden sonra oğlunun ‘halife’ seçilmesine karşı söylediği o müthiş ifade; ‘Bir evden bir kurban yeter’ diyerek talebi ret emesi. Yani, saltanat düzenine karşı durması…

Bunlara ilave edilecek çok daha farklı mümeyyiz vasıflar ifade edilebilinir. Bunlarla iktifa edelim ve soralım Sn. Erdoğan’a; Şahsınız ve parti yönetiminiz bu Ömerî vasıfların neresinde? Bu soruya vereceğiniz cevap aynı zamanda beklentinizin ne kadar makul olup olmadığını karşılayacak.

Kestirmeden söyleyeyim; Asla o Ömerleri bulamayacaksınız. Kazara birkaç kişi bulsanız dahi onlar da bugüne kadar bilinenlerin akıbetini yaşayacak ve çok kısa zamanda tasfiye edileceklerdir. Sizin de büyük bir iştiyakla tabi olduğunuz siyaset, Ömer’lerin değil olsa olsa Muaviye’lerin hayat bulacağı bir iklim.

Devamını Oku

ELLİ YILDIR YATIRIM YAPTIĞINIZ BEYİNLERİNİZİ NEREYE GÖNDERİYORSUNUZ?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ELLİ YILDIR YATIRIM YAPTIĞINIZ BEYİNLERİNİZİ NEREYE GÖNDERİYORSUNUZ?

Fahrettin Dağlı

Osmanlı ve Türkiye tarihinin iki önemli ve anılmaya değer olayı vardır; Birincisi, İspanya Yahudilerinin kaçıp Osmanlı’ya sığınmaları ve diğeri de Alman Faşizminden kaçan bilim adamlarının Türkiye’ye iltica etmeleridir. Bu iki olayda insani siyasetin bir sonucudur ve netice de gerek Osmanlı ve gerekse Yeni Türkiye Cumhuriyeti bu yetişmiş insan potansiyelinden yararlanmıştır.

ABD gibi küresel güce sahip ülkeler sadece kendi beyinleri ile iktifa etmeyip dünyanın beyinlerini transfer etmek için güçlerini seferber ederler/ediyorlar. Bugün dünyanın dört bir yanından gerek ABD’ye ve gerekse gelişmiş Batı ülkelerine beyin transferi/göçü devam etmektedir.

Biz ise bugün bırakınız dışarıdan transfer etmeyi var olan yetişmiş genç beyinlerin yurt dışına göç etmesini teşvik ediyoruz. Herhalde pasaport tahdidi kaldırılacak olsa bu ülkenin üniversitelerinde akademik çalışma yapanlar ile ve halihazırda akademik çalışmaya namzet yüzbinlerce insan kendilerine kucak açan ABD ve Batı ülkelerine kaçıp gidecekler.

Peki neden? Bu soruya şöyle cevap verenleri duyar gibiyim; ‘Bunların hepsi ya Fetöcü veya sol örgüt mensuplarıdır, varsın gitsinler.’ Yani, o beylik replik gibi; ‘Ya sev, ya terk et’

Bu anlayışa, bu kabule isyan ediyorum. Bu anlayışı seslendirenler kendilerini ‘millici’, “milliyetçi”, “yerli” olarak lanse ediyorlar. Eğer müspet bir milliyetçilik anlayışından bahis ediyorsanız, bu o değildir. Bu tam aksi sevdiğinizi iddia ettiğiniz vatana ihanettir ve asla müspet milliyetçilik değildir.

Gelelim ‘Fetö’ adı altında yürütülen operasyonlarla binlerce akademik personelin ve namzet öğrencilerin ya tutuklanmaları veya yurt dışına kaçmaları veyahut pasaport tahdidi nedeniyle atıl duruma düşmeleri sonucunda ülkenin neyi kaybettiğinin muhasebesine!..

Hepsini ‘Hain statüsüne’ koyduğunuz an işi bitiriyorsunuz, itiraz kapılarını kapatıyorsunuz. Bakınız, zihninize hakikatin penceresini açıyorum; Kim bu fetöcü gençler Allah aşkına? Herhalde büyük bir çoğunluğu AKP seçmen tabanının çocuklarıdır. Eğer burada bir vebal varsa birinci derecede bu vebal AKP siyasetinindir. AKP’li vicdan sahiplerine soruyorum; 2013 yılına kadar AKP siyasal kadrosu tam tekmil ‘Türkçe Olimpiyatlarına’ katılıp cemaatle ilgili her türlü övgüyü, methiyeyi yapıyor muydu? Pensilvanya’ya selam, hürmet ve davetlerini sunuyorlar mıydı? Her türlü imkanı ayaklarının altına seriyorlar mıydı? Bu sorulara ‘Hayır’ diyebilecek bir babayiğit var mı? Bu zavallı halk güce mütemayildir, gücün referans gösterdiğine ittiba eder ve burada da aynen böyle oldu. İnsanlar size güvenerek, itimat ederek çocuklarını sözkonusu cemaatin yurtlarına ve okullarına gönderdiler. Malları ve canlarıyla destek verdiler. Ticari ve medeni yakınlıklar ve ortaklıklar oluştu.

Eğitim odaklı çalışma yapan cemaat, Türkiye’nin en zeki çocuklarını topladı ve eğitti. Elbette cemaat olmanın getirdiği tabii sonuçlar oluştu; Arkadaşlıklar, dostluklar ve evlilikler… Dün teşvik ettiğiniz bu ilişkileri, bir gün sonra bıçak keser gibi kesmelerini istediniz, kesmeyeni hain ilan edeceğinizi duyurdunuz. Kesen oldu, olmadı ama hemen hemen büyük çoğunluğunu bir torbaya doldurup ‘hain’ ilan ettiniz. Bu ülkeyi bu insanlara dar ettiniz. Kimi bir şekilde yolunu bulup ülke dışına kaçtı ve kimi de cezaevlerini boyladı. Bugün önemli bir kısmı da kaçmak için fırsat kolluyor.

Bu insanların büyük çoğunluğunun ne darbeden haberi var ve ne de cemaatin üst kesiminin yaptığından, ettiğinden!.. Başta Sn. Cumhurbaşkanı olmak üzere AKP siyaset kadrosunun bu olayla ilgili retoriği: ‘Üstü ihanet, ortası ticaret ve altı ibadet.’ Ne ilginçtir ki üst ve ortanın önemli bir kısmı bir şekliyle yolunu bulup yurt dışına kaçtı. Kalan ‘ibadet kesiminin’ önemli bir çoğunluğu şu an ya cezaevinde ya da KHK ile işlerinden, aşlarından edilmiş durumda.

Yine tekrarlıyorum; özellikle AKP’li arkadaşların şunu demeye hakları yoktur; ‘Oh olsun! O fetöcüler müstahaktır buna! Çünkü topu haindir.’

Bir defa bu insanların büyük bir kısmı siyaset aktörlerinizin, liderlerinizin referanslarıyla bu cemaate intisap ettiler veya sempati duydular. Bugün sempati duyanları bile iltisaktan alıp her türlü mahrumiyeti yaşatıyorsunuz. Buna hakkınız yok. Burada bir vebal varsa büyük nispette bu vebal size aittir. Bu insanlara dün de yazık ettiniz, bugün de yazık ediyorsunuz. Adeta Türkiye’nin en zeki çocuklarını istikbal vaatleriyle ilk önce bir toplama kampında topladınız ve sonra hepsini hain ilan edip bu ülkede yaşamayı onlara haram ettiniz. Ah keşke akli selimle düşünüp bu ülkeye, bu topluma ne kadar büyük bir zarar verdiğinizi!.. Her gün onlarca insanın çoluk çocuklarıyla birlikte yurt dışına kaçtıkları haberlerini duyuyoruz. Hem de kurulan fetö borsasına binlerce TL ödeyerek kaçıyorlar ülkelerinden. Geride farklı hikayeler bırakarak…

Bu hızla giderse Türkiye 2000’li yıllardan bu yana yatırım yaptığı beyinlerin neredeyse %50’sini elinden kaçırmış olacak. Dünyanın yetişmiş genç nüfusu bakımından haklı bir şöhrete sahip Türkiye, elindeki serveti çarçur etmiş olmanın pişmanlığını fena bir şekilde yaşayacak. Bunu bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Yurt dışında büyük bir Pazar var. İyi yönetilen Devletler yetişmiş genç iş gücüne kapılarını ardına kadar açmışlar. Milliyetçilik veya Müslümancılık güdüsüyle ‘oh olmuş’ diyenler ve diyecekler asla ‘vatanseverlikten’ bahis etmesinler!.. Tam aksi bu ülkeye, bu topluma yapılan büyük bir ihanettir.

Yaşayanlar görecektir ki, bir gün tarih bu dönemi böyle anacaktır.

Devamını Oku

KADINLAR (ANNELER) DİRENİN!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

KADINLAR (ANNELER) DİRENİN!

Toplumsal değişimin en önemli dinamiğinin kadınlar olduğu konusunda hiç kimsenin şüphesinin olmadığı kanaatindeyim. Tüm tecrübeler bunu gösteriyor.

Türkiye toplumu da bugün çok önemli bir transformasyon süreci yaşıyor. Farkındayız veya değiliz; bu değişimin en iyi izlendiği kesim de kadınlar… Bu yazımda özellikle Müslüman kadında izlenen değişim ve bunun kısmi toplumsal etkilerini yazmaya çalışacağım.

Yıllar önceydi, tahminen 2008 gibi, kamuoyunda çok iyi bilinen bir bürokrat arkadaşın eşinden dinledim. Dindarlık ve bunun bir sonucu olan helal-haram hassasiyetine sahip hanımefendi kendi eşi ve arkadaşlarını şöyle anlatıyordu: “Bize dışarıdan bakanlar belki de dindarlığımızı gıpta ederlerdi. Halbuki onlar hanelerimizde yaşadıklarımıza muttali olmuş olsalardı dinin temel prensiplerinden ne kadar uzak olduğumuzu görürlerdi. Haftada bir bakanlık bürokratlarıyla eşli olarak bir araya gelirdik. Erkeklerin gündemlerinin tek konusu bürokratik kazanımlar ve onların sağladığı ekonomik ve sosyal imkanlar ve bugün sahip olduklarıydı. Gündemlerinde dünyalık kazanımın dışında bir şey yoktu. Zaman zaman müdahale eder ‘ne olur biraz da dinden, imandan bahis etseniz; birbirinize hakkı ve adaleti hatırlatsanız’ diye çıkışırdım.”

İkinci bir hikâye; Bir bakanlığın Müfettişi olarak bakanlığın bir biriminde inceleme ve soruşturma yapıyorduk. İncelemenin sonunda örgütlü bir yolsuzluk ve rüşvet organizasyonunu tespit ettik. İnceleme kapsamındaki erkek personelin hepsi de dindar mahalledendiler. Tek tek ifadeye çağırıyorduk. Özellikle bir personelin eşinin çok dindar olduğu anlatılmıştı. İşte o sözkonusu elamanı ifadeye çağırdığımda, kendisine dedim ki, ‘bana anlatıldığına göre eşiniz helal-haramı gözeten bir kadınmış. Bu yolsuzluk organizasyonundan elde ettiğiniz haksız kazançları eşinize, çoluk çocuğunuza yedirdiniz mi? Şimdi eşinizi davet edeceğim, kendisine durumu anlatacağım’ diyerek uğurladım. Bir süre sonra tekrar odama gelerek bana ricada bulunarak; ‘Ne olur Müfettiş bey, eşime söylemeyin lütfen, vallahi eşim eve haram kazanç getirdiğimi duyarsa kesinlikle boşanır benden…’

Üçüncü hikayemiz de şöyle; R. Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığı dönemiyle birlikte belediye bürokrasisinde görevlendirilen bazı personelle ilgilidir. Belediye yönetimine yakın duran ve iş yapan bir tanıdığım anlatıyor; “Allah var, ilk iki yıl helal dairede çalışmak anlamında çok ciddi bir hassasiyet gösterildi. Ne olduysa üçüncü seneden itibaren olmaya başladı. Bazı şeylerin yolundan çıkmaya başladığını müşahede ettik; Bu sürecin ilk somut çıktısı, belediye bürokratlarının ikinci, hatta bir kısmının üçüncü eşler edindiklerini ve ne resmi nikahlı ilk eşin ve ne de diğerlerinin birbirlerinden haberlerinin olmadığı; birinin evini Anadolu yakasında tutuyorsa, diğerininkini ise Rumeli yakasında tutuyor ve dolayısıyla birbirlerinden haberleri yok. Kendilerine neden bunu yaptıkları sorulduğunda ise karşılık olarak ‘genç yaşta görücü usulüyle evlendirildiklerini ve dolayısıyla hayatlarını yaşamadıklarını, eski eşlerinin kendilerini protokolde temsil edemediklerini ve bu nedenle de imam nikahı ile ikinci eşleri aldıklarını’ ifade ediyorlardı…” İkinci ve üçüncü eşleri alanlar bu sefer iki ve üç evin geçimini temin etmek zorundaydı. Haliyle memuriyetten gelen meşru mali haklarının bu şartlarda yetme imkanı yoktu. Bu seferde yasal olmayan geçim kaynaklarına yöneldiler ve dolayısıyla evlerine haram kazanç götürmeye başladılar. Ne kadınlar ve ne de çocuklar eve getirilen kazancın haram kaynaktan geldiğine ihtimal vermiyorlardı. Çünkü o vakte kadar beş vakit namaz kılanın böyle bir haram irtikap edeceğine ihtimal vermiyorlardı. Sorsalar bile verilen cevabın aksini öğrenebilme imkanları yoktu. Neticesi ne mi oldu? O sözkonuzu kadronun önemli bir kesimi 2002 Kasımından itibaren Ankara’ya taşınmaya başladılar. Bu sosyal hastalıklarla enfekte olmuş kadrolar genel yönetimde görev aldılar. Beraber çalıştıklarımızda gördüğümüz o ki, arkadaşların bir helal-haram hassasiyeti oluşmamış veya kaybedilmiş. Yasal kılıfa büründürülmüş usulsüz işlemlerle torbalarını doldurmaya başladılar. Bu işlere iltifat etmeyenleri de iş bilmez kişiler diye vasıflandırıp ekip dışına ittiler.

Burada değişimin merkezinde oturan kadının rolü nedir? Toplumlarda ve özellikle Müslüman toplumlarda toplumu oluşturan ailenin iki temel direği var; ‘Kadın (Anne) ve Erkek (Baba). İçinde yaşadığımız zamanda her ne kadar kadınlar da aktif bir şekilde çalışma hayatına katılıyorsa da halen önemli bir kesimde erkek dışarıda çalışır, kazanır ve o parayla kadın ev ahalisini doyurur. İşte kadının rolü burada aktifleşiyor.

Siyaset ve bürokrasinin cazibeli iklimi erkekleri çabuk rayından çıkarabilir. Eski bir milletvekili arkadaşımız bu durumu şöyle tasvir ederdi; “Meclis öyle bir yer ki, turşu küpüne benziyor. İçine ne girerse girsin eninde sonunda eriyip turşu katışığı olur.” Bu ülkede siyaset ve bürokrasi kültürünün böyle ayartıcı ve bozucu bir etkisi var. Gayri meşru, gayri ahlaki tekliflerle her zaman muhatap olabilirsiniz. Toplumda çok az insanın satın alınma değeri yoktur. Halbuki çoğunluğun tek tek satın alınma değerleri vardır. Bürokratik hayatta çok örneklerine şahit olduk. İşte burada ‘Kadın (Anne) doğal bir denetim süzgecidir. Eve getirilen kazancın hesabını sorar; Nerede kazanıldı diye tahkik eder. Eğer haram bir kazanımsa ret eder, erkeği de ihtar eder.

Kendimden bahis etmek ne kadar doğru olur bilemiyorum ama örnekleyici olması açısından birebir yaşadığımı burada anlatmak mecburiyetinde hissediyorum. Üst bürokrasi de görevliyken, haliyle sizi ziyarete gelen eş dost ikram ve hediye getirirlerdi. Zaman zaman eve götürdüğüm oldu. Eşim bana şu soruyu soruyordu; Size bu ikramı veya hediyeyi getirenin sizden bir beklentisi var mı? Yoksa arkadaş-dost hatırına mı getirdiler? Evet, ilk zamanlar bu inceliği hesap etmeyen birisi olarak eşim bana helal-haram inceliğini öğretti. Bir hassasiyet oluşturdu. Haram olabilecek bazı tutum ve davranışlardan beni korudu. İşte bu örneği şahsımda yaşadım. Kadının frenleme (Annenin) rolünün ne kadar önemli olduğunu yaşayarak öğrendim.

Benzer bir konuda samimiyetine ve ihlasına itimat ettiğim bir hanım kardeşimize sordum. Aldığım cevap çoğu şeyi izah ediyor;

“Akran ve arkadaşlarımın zihin konforuna hayret ediyorum. Gençliğimizde bize bulaşmasından ölümüne kaçındığımız durumları kendi çocuklarında görmekten hiç rahatsız olmuyorlar. Demek ki biz o zamanlar ‘İslam’a teslim olmuşuz ama henüz ‘iman’ kalplerimize yerleşmemiş. Şimdi de alıştığımız İslami hayatı sürdürüyoruz ama hakikatli olmadığımız gönüllerimizin neye meylettiğinden anlaşılıyor. Günah artık bize sıkıntı vermiyor, alıştık maalesef.

Bu hızlı değişimde toplumdaki ‘Müslüman’ imajının üstüne yatıp halen rantını yemekte olan AKP’nin etkisi tartışılmaz. ‘Kişi padişahının dinindendir’ diye bir söz var. En yukarıdan aşağıya doğru dalga dalga akan pespayelik, müsriflik, yalan, riyakârlık vs ile kendi kitlelerini zehirlediler, diğerlerinin de artık din iman tanımaz bir noktaya gelmesini sağladılar. Bugün MSP geleneğinden gelen AKP kitlesindeki değişim inanılmazdır. Hatta bazen ben bile mevcut başörtme şeklim sebebiyle bulunduğum her ortamda ilk bakışta AKP’li zannedilmekten müthiş rahatsız oluyorum. Bazen şaka yollu tanıdıklara diyorum ki ‘Biz muhalif başörtülüler başörtülerimizi muhalif olduğumuzu belirten bir şekilde bağlasak ya:))’ . Ben yaştaki bir kimse bile bu kitleden böyle kaçıyorsa gençlere pek sözümüz kalmıyor…”

Evet AKP iktidarının helal-haram tanımayan siyaseti önce Müslüman erkekleri yolundan çıkardı ve sonra evlerine gelen kazancı sorgulamadan yiyen kadın ve çocukları bozdu. Hanım kardeşlerimizin ifade ettiği gibi 28 Şubat direnişinin aktörleri ve bugünün annelerinin çoğu, helal-haram adına dün tavır geliştirdikleri hususları bugün olağan görmeye başladılar ve dolayısıyla dirençleri kırıldı. Olumlu veya olumsuz değişimin en önemli dinamiği ve evin temel direği olan kadın (anne) da yıkılınca o toplumu ayakta tutmak o kadar kolay olmayacak.

Gönül ister ki, sosyal çalışmacılar bu alanla ilgili ciddi araştırma ve incelemeler yapsalar da toplumla paylaşsalar. Nihayetinde ben sadece gözlemlerimi paylaşıyorum. Bunları bilimsel yöntemlerle araştırıp, sonuçlarını toplumla paylaşmak herhalde bu bilim disiplini üzerinde akademik çalışma yapan uzmanlara düşüyor. Hadi bir el atın lütfen…

Son olarak halen bu kadar çetin esen yakıcı rüzgara rağmen ayakta durabilen kadınlara (annelere) sesleniyorum; ‘Ne olur direnin ve sesinizi yükseltin. Bu esen sam yeli her tarafı sarartıp, soldurmadan kıyamda kalın lütfen!..

Devamını Oku

ÜSLUB-U BEYAN, AYNİYLE İNSAN…

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ÜSLUB-U BEYAN, AYNİYLE İNSAN…

Fahrettin Dağlı

Birkaç gündür Mustafa İslamoğlu’nun bir beyanı üzerinden sosyal medyada fırtına estiriliyor. Bu tartışmayı vesile bilerek bugünümüzün önemli bir insani problemini ifade etmeye çalışayım.

Meseleyi sadece İslamoğlu üzerinden konuşup tartışmak bizi doğru bir sonuca ulaştırmaz ve doğru da değildir. Toplumda bir usul ve üslup problemi yaşanıyor. Ne yazık ki bu durum çok geniş bir kesimi ilgilendiriyor. Bu dönemin en önemli alameti farikası da bu olsa gerek. Ne yazık ki, toplumun haleti ruhiyesi ile birlikte ağzı da bozulmuş. Konuşmanın, yazmanın şehvetine kapılıp dillerine geleni çekinmeksizin ifade ediyor ve yazıyorlar.

Malum o meşhur ifade; “En nâsu alâ dini mülûkihim: “İnsanlar yöneticilerinin dini üzeredir”, başka bir deyişle “halk padişahın dinindendir”. Yani, iktidarın yaslandığı zihniyet … Her gün insanınıza yüksek perdeden bağırıp, çağırıp hat bildirirseniz, hakaret ederseniz bunun alta doğru yansımaları oluyor.

Din alanı ise insanların daha dikkatli, daha itinalı konuşmaları gereken bir alan. Konuya vukufiyetiniz ne olursa olsan ilim adamına düşen sorumluluk, tevazuyu, nezaketi ve nezaheti korumaktır. Ne yazık ki, sadece İslamoğlu değil ve sadece bu örnek de değil; burada isimlerini anmayacağım onlarca ilahiyatçı biliyorum ki, sözlerinde hiç de ölçüye riayet etmiyorlar. Malum, ‘ne konuştuğunuzdan çok muhatabınızın ne anladığı’ önemlidir. Toplumda nasıl bir karşılık bulduğu önemlidir. Toplumsal sorumluluk bunu gerektirir.

Acizane bu vesileyle bir kanaatimi daha paylaşmış olayım;Sahip olunan her nimet sorumluluk gerektirir. İlim nimeti de böyle bir şeydir. Bildiklerinizin şehvetine kapılıp, verenin Allah olduğu gerçeğini ihmal ederseniz Allah’ın yardım ve inayeti üzerinizden kalkar; öyle fahiş yanlışlar, üslupsuzluklar ederseniz ki, bir süre sonra hatırladığınızda yüzünüz kızarır. İşte bu tür durumlarda hemen kendinize gelip Rabbinizden af ve mağfiret dilerseniz kendinizi yeniden tashih etme imkanı bulabilirsiniz. Yok, aynı anlayış üzerinde inatla devam ederseniz bir gün görürsünüz ki, sizden ilmin usaresi gitmiş, sadece cürufu kalmıştır. Bu durumdan Allah’a sığınırız.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.