DOLAR 9,26200.91%
EURO 10,79210.69%
ALTIN 525,89-0,78
BITCOIN 565929-0,12%
İstanbul
13°

PARÇALI BULUTLU

02:00

YATSI'YA KALAN SÜRE

İsmet TAŞ

İsmet TAŞ

01 Aralık 2020 Salı

TEL AVİV İSLAM ÜNİVERSİTESİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

TEL AVİV İSLAM ÜNİVERSİTESİ
Hz. Peygamberin İslam’ı tebliğinden bu güne kadar İslam düşmanlığı aralıksız olarak devam etmiştir.
Tarih boyunca İslam düşmanlığını belli başlı iki şekilde görürüz. Birincisi, aktif, bizzat fiili olarak yapılan saldırılar, düşmanlıklar. Haçlı Savaşlarından tutunda, ihtilallerle, işgallerle, katliamlarla, İslam Peygamberine ve mabetlere varıncaya kadar vahşice, alçakça yapılan saldırılar.
İkincisi, İslam düşmanlarının kendi eğitim kurumlarında yetiştirip İslam ülkelerine gönderdikleri din adamı kılığındaki ajanlar veya değişik ülkelerden gelip aynı okulda yetişip kendi ülkelerinde İslam düşmanlığı yapan hainler.
Bu tip okullar başta İngiltere olmak üzere, ABD ve İsrail’de sistemli olarak faaliyet göstermektedirler. İşte bunlardan birisi de, İsrail’de bulunan Tel Aviv İslam Üniversitesi.
Bu Üniversite, bizzat MOSSAD’ın kontrolünde olup, onun himayesinde ve onun belirlemiş olduğu müfredat çerçevesi içerisinde eğitim verir. Öğrencilerinin tamamı Yahudilerden veya değişik ülkelerden gelen Yahudi kökenli öğrencilerden oluşur.
Burada İslami ilimler konusunda eğitim verilir. Fıkıh, tefsir, hadis, kelam, akait, Arapça ve Farsçanın yanı sıra Müslümanlar arasında nasıl yaşayacaklarını, nasıl davranacaklarını, nasıl insanları kandıracakları anlatılır. Üstelik bunlar siyaset bilimciler, psikologlar, sosyologlar ve toplum bilimciler tarafından da eğitilirler. Ayrıca görev alacakları ülkenin bütün özelliklerini, geleneklerini, göreneklerini, örf ve adetlerini harfiyen öğrenerek onlardan birisi gibi eğitilirler. (Hristiyan misyoner papazlar da aynı anlayışla yetiştirilip Müslüman ülkelerde faaliyetlerine devam etmiyorlar mı?)
Her türlü İslami bilgi ve yaşam biçimi ile donatılan bu kişiler mezun olduktan sonra İslami bir isim ve kimlikle görev yapacakları ülkeye gidecek şekilde hazırlarlar ve gönderirler. Örneğin önce bir başka ülkeye giderler, orada gidecekleri ülke insanları ile irtibata geçerler onların güvenini kazandıktan sonra onların referansları ile esas görevli ülkelere intikal ederler. Aldıkları eğitimle insanların kafasını kendi istedikleri gibi doldururlar kendilerine tam bağlı, “Mankut kafalar” yetiştirirler. Bunlarla birlikte her türlü terör eyleminden tutunda, başta İsrail olmak üzere, İngiltere ve ABD lehine fetvalar verirler veya onların lehine çalışırlar.
Özetle bu üniversite, İsrail gizli istihbarat örgütü MOSSAD’ın kontrolünde yeni Lawrence’lar yetiştirir.
İslam ülkelerinde İsrail ile “yakınlaşma” adı altında irtibata geçen, şer ittifakı yapan ülkelere ve yöneticilerine baktığımızda kimlerin nerelerde eğitim aldıklarını net bir biçimde görürüz.
Açık bir şekilde İslam düşmanlığı yapanı görür ona göre tedbir alır karşı korsunuz. Ancak, senin gibi düşünen, senin gibi yaşayan, senin gibi konuşan hatta zaman zaman seninle birlikte mücadele eden, seninle birlikte ibadet eden, kendini en mükemmel şekilde gizleyen, “sinsi” düşmanı görmek son derece zor bazen de imkânsızdır. Ancak düşmanlığı ortaya çıkınca, “Eyvah” diyorsun ama iş işten geçmiş oluyor. (Ülkemizde bunun bol miktarda örneklerini görüyoruz)
Ülkemizde ise İslam düşmanlığı kuruluşundan bu güne kadar yerli ve yabancı hainler tarafından olanca hızı ile devam etmektedir. Özellikle yakın tarihimize baktığımızda, Sabetayistler, Yahudi ve Ermeni kökenli Türk vatandaşları ve masonların bu ülkeye neler yaptıkları birçoğumuzun malumu.
Örneğin, Kazım Karabekir Paşa’nın Hatıratına baktığımızda bu milletin dini, “Hristiyanlık” olmalıdır diyen, Bakanlık, uzun süre milletvekilliği yapmış Mahmut Esat Bozkurt’tu ve onu destekleyen vekilleri görürüz. Hatta Halide Edip Adıvar; üst düzey yöneticilerin kendisine gelip, “Senin ikna kabiliyetin yüksek, Avrupa devletlerinin arasına girebilmemiz için İslamiyet’i bir tarafa bırakıp onların inançlarına özellikle Protestanlığa yakın bir çizgiye gelmemiz için yazılar yazsanız iyi olur” demişler, Halide Edip ise İslam en mükemmel dindir diyerek bunu reddetmiştir. (Türkiye Gazetesi 6 Şubat 1995)
Dün olduğu gibi bugünde gelecekte de içimizde Topal Mollalar, Lawrenceler, masonlar, sabetayistler, Yahudi ve Ermeni kökenli hainler olacaktır. İndirilen değil de uydurulan dine inanmamız için, içimize bazen tarikat şeyhi, bazen bürokrat, bazen devlet adamı olarak bazen de allayıp – pullayıp milli kahraman olarak sunulan insanlar olacaktır.
Asıl soru şu! Peki, bunların hain olduklarını nasıl anlayacağız?
Son derece basit!
Öncelikle dinimizi kimseden değil, Allah’ın Kitabından ve Peygamberinden öğreneceğiz sonra da, kim ki, gayri İslami, gayri İnsani, gayri ahlaki yaşıyor, milli ve manevi değerlerimize düşmanlık yapıyor, arkasından da İslam’ı bize anlatmaya kalkıyorsa,
O şahıs kim olursa olsun, ister günde beş vakit namaz kılsın, dinin bütün vecibelerini yerine getirsin, o güvenilmez, inanılmaz, uydurulmuş İslam’a inanan ve inandırmaya çalışan İslam düşmanıdır, haindir.
Unutulmaya ki, hainlerin bir hesabı varsa, Allah’ında bir hebası vardır.
İsmet Taş – İç Anadolu Birliği Genel Başkanı
Dünya Muhabirler Birliği Türkiye Başkanı

Devamını Oku

GERÇEKLERİ YÜKSEK SESLE SÖYLEME ZAMANI GELMEDİ Mİ?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

GERÇEKLERİ YÜKSEK SESLE SÖYLEME ZAMANI GELMEDİ Mİ?
Bir tartışmadır aldı başını gidiyor! 2018 yılında dört parti bir araya gelmiş gariplik ve tuhaflıklarla dolu bir anayasa taslağı üzerinde çalışmalar yapmışlar. İşin daha tuhaf tarafı herkes neden HDP, niye böyle bir ihanet anayasası çalışması yapıldı yerine, neden şu parti ile HDP aynı masada bu çalışmaya katıldı iddiası gündemi meşgul eder oldu. Tam da güler misin ağlar mısın cinsinden!
Tek tek sorgulayalım o zaman!
Bütün partiler HDP yi PKK nın siyasal uzantısı, PKK =HDP derler, HDP tu kaka ilan edilir ama hiçbir zamanda HDP den vazgeçemezler. Her seçimde mutlaka HDP seçmenine yönelik çalışmalar yapılır, HDP ve seçmeni yere göğe sığdırılmaz!
Herkes HDP yi vatan haini ilan eder ama kapalı kapılar ardında ittifak yapmaktan geri durmazlar.
HDP ile fotoğraf bile verilmek istemezler ama HDP nin söylemlerini tek tek uygulamaktan da vazgeçmezler.
Bunları çoğaltabiliriz ama asıl söylenmesi, sorulması yüksek sesle ifade edilmesi gereken, HDP, PKK nın siyasi koludur, PKK eşittir HDP dir doğrudur. Peki, böyle bir HDP bu altı milyon oyu nasıl ve kimlerden alarak sürekli kilit parti konumunda?”
HDP dolayısı ile PKK, ülkemizin Doğu ve Güney Doğu bölgelerinde ağırlıklı olarak oy almıyor mu? Peki, o zaman HDP Kürt vatandaşlarımızın partisi midir?
Sorumuzu daha net soralım! HDP=PKK ise, Kürt vatandaşlarımız nasıl olurda Kürt vatandaşlarımızın katili olan, onlara her türlü caniliği alçaklığı yapan, vahşeti yaşatan PKK yı dolayısı ile partisi HDP yi nasıl desteklerler!?
Polis Akademisi’nin bir süre önce yayınladığı, “İnsanlığa ve demokrasiye tehdit: PKK örneği” raporunda sivillere yönelik saldırılardan bazıları şöyle anlatılmıştı:
“Kılıçkaya Köyü Milan Mezrası Katliamı (19-20 Ağustos 1987): Birisi 3 günlük, diğeri 6 günlük 14 çocuk ve 11 yetişkin katledilmiştir.
Taşköyü Behmenin Mezrası Katliamı (9 Mayıs 1988): 8’i çocuk, 2’si kadın 11 kişi katledilmiştir.
Başbağlar Katliamı (5 Temmuz 1993): 28’i kurşuna dizilerek ve 5’i diri diri ateşe verilerek toplam 33 kişi katledilmiştir.
Yolalan Katliamı (25 Ekim 1993): 1 çocuk ve 4 öğretmen katledilmiştir.
Savur Katliamı (21 Ocak 1994): 11’i çocuk 21 kişi katledilmiştir.
Hamzalı Katliamı (01 Ocak 1995): Çoğu çocuk ve kadın 20 kişi katledilmiştir.
Diyarbakır-Yenişehir bombalı saldırısı (3 Ocak 2008): 6’sı öğrenci 7 kişi katledilmiştir.
Ankara Merasim Sokak saldırısı (17 Şubat 2016): 29 kişi katledildi, 87 kişi yaralandı.
Ankara Güvenpark saldırısı (13 Mart 2016): 36 kişi katledildi, 349 kişi yaralandı.
İzmir Bayraklı Adliyesi bombalı araç saldırısı (05 Ocak 2017): 1 sivil katledilmiş ve 12 sivil yaralanmıştır.
Batman-Kozluk Saldırısı (09 Haziran 2017): 1 öğretmen (Aybüke Yalçın) katledilmiştir.
Tunceli-Pülümür karayolunda PKK’lı teröristlerce aracı yakıldıktan sonra kaçırılan (16 Haziran 2017) öğretmen Necmettin Yılmaz katledilmiştir.”
Evet, bunlar PKK nın sivil katliamlarından bazıları. Binlerce sivil vatandaşımızın ve binlerce güvenlik güçleri evlatlarımızın katili PKK… Görüldüğü gibi bunların çok büyük bir çoğunluğu Kürt vatandaşımız.
Bunların yanı sıra PKK bölgede, baraj, yol, su, elektrik, fabrika, okul, hastane gibi olmazsa olmaz acil ihtiyaçların yapılmasını da saldırıları ile engellemeye çalışmış, buralarda çalışın Kürt vatandaşlarımızı katletmişlerdir.
Sorumuzu tekrar edelim, bütün bu gerçeklere rağmen Kürt vatandaşlarımız hala neden Kandilden emir alan HDP yi desteklemektedirler? Doğrudur, PKK, Kürt vatandaşlarımıza yani haklarını savunduğunu iddia ettiği insanımıza her türlü tehdit, şantaj ve eylem ile göz dağ vermektedir.
Kürt vatandaşlarımızın çocukları dağ kaçırılır, devlete karşı silahlı mücadele yaptırırlar, “Diyarbakır Anneleri” HDP ye dolayısı ile PKK ya “çocuğumu geri ver” çağrıları ve yürüyüşleri yaparlar.
Bütün bunlara rağmen HDP hala bu ülkede kilit parti konumundadır. NEDEN?
Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de Siyasi Partiler Kanununa göre HDP ye milyonlarca lira hazineden para yardımı yapılmaktadır. HDP nin aldığı bu paraların çok büyük bir kısmının PKK ya verdiği düşünülmektedir. Çünkü PKK, HDP yi siyasi rantın dışında ekonomik rant olarak da görmektedir. Birçok HDP li belediyeye PKK ya yardım, yataklık ve desteğinden dolayı kayyum atanmadı mı?
Görüldüğü gibi hangi partinin HDP ile nasıl ve niye işbirliği yaptığı değil, HDP gibi bir parti nasıl olurda yasalardan güç alarak varlığını devam ettirir? Asıl sorgulanması gereken bu…
Merakımı bağışlayın! Gizli saklı olmayan bütün bu bilinenleri hangi parti yüksek sesle dile getirip yüce Meclisimizde gereğinin yapılması için bir Kanun teklifi verdi?
O zaman biz sesimizi yükseltebildiğimiz kadar yükseltip çağrımızı tekrarlayalım;
Vatan hainliği tescillenmiş(dünyada olduğu gibi bizde de) hiçbir parti, vakıf, sendika, dernek, federasyon ve konfederasyonun bu ülkede asla faaliyetine izin verilmemeli,
Hangi nedenden dolayı olursa olsun, bir kuruş dahi bu kuruluşlara yardım yapılmamalı, acilen bu konuda yasal bir düzenleme hayata geçirilmeli.
Seçim Kanunu acilen günün şartlarına göre tekrar gözden geçirilip, teröre, teröriste, deste veren, yardım ve yataklık eden, sözlü veya yazılı propagandasını yapan her kim olursa olsun kesinlikle seçilme sokulmayacak şekilde düzenlenmeli bütün kamu hizmetlerinden men edilmeli.
Devlet, ülkenin her karış toprağında varlığını hissettirmeli, halkının yanında olduğunu göstermeli, vatandaşının tam güvenini hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tesis etmelidir.
Ve ey halkımız siz, teröre bulaşmış, terörist sevicilerine, terörün uzantıları ile işbirliği yapanlara, onlardan destek alanlara, destek verenlere, gereken dersi demokratik usullerle vermediğiniz müddetçe, daha çok insanımız katliamlara maruz kalır, daha çok gencecik fidanlarımızı toprağa veririz.
Dost, düşman bilmelidir ki, bu ülkede, Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkeş’i, Abaza’sı ve diğer bütün renkleri ile kardeştir. Bu kardeşliği bozanlar, bozmak isteyenler, kalleştir, haindir, alçaktır…
Diyarbakır Anneleri pankart ve sloganları ile her şeyi ne güzel özetliyorlar…!
İsmet TAŞ – İç Anadolu Birliği Genel Başkanı
Dünya Muhabirler Birliği Türkiye Başkanı

Devamını Oku

TECAVÜZ ADASININ HESABININ SORULMA ZAMANI!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

TECAVÜZ ADASININ HESABININ SORULMA ZAMANI
“İntikamımızı dövüş meydanlarında aldık! “
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Ermenilere karşı verdiği mücadelenin, kazanılan zaferi bu sözlerle ilan etti. Karabağ’a Azerbaycan Bayrağı dikildi. Bütün savaş boyunca bundan bizim en ufak bir kuşkumuz dahi olmadı. Zafere olan inancımız tamdı. Biz tekrar Azerbaycan Türklerini kutluyor, zaferimiz kutlu olsun diyoruz. Kardeşlerimizin sevinci sevincimiz, kederleri kederlerimizdir. Bizler bir bedenin uzuvlarıyız. Birimizin canı yansa diğerimiz bunu hisseder.
Azerbaycan bu zaferle, savaşta ölen masum, hiçbir suçu günahı olmayan kadınların, çocukların ve Hocalı’nın intikamını almış oluyor mu? Bilmiyorum? Ama Ermenistan’dan hesap sorulmalı. Ermenistan, Anadolu’da ve Azerbaycan’da yapmış oldukları sivillere yönelik katliamların hesabını vermeli.
İçimiz kan ağlaya ağlaya alçakların yapmış olduğu alçaklığı kısaca hatırlayalım…
15 Nisan 1915 Van, 18 Nisan Bitlis, 20 Nisan Doğu Anadolu’nun diğer şehirlerinde, Ermeni canileri, nankörlükte sınır tanımayarak, yedikleri çanağa pisleyerek, yıllarca ekmeğini yedikleri devlete karşı isyan ve ayaklanma başlattılar. Hem de Rusların çekilirken bıraktıkları silahlarla. Ermeniler 1. Dünya Savaşının o hengâmeli döneminde, Doğu Anadolu’da yakılmadık yıkılmadık köy bırakmadılar. Vahşice işkencelerle öldürülen çocuklar, tecavüze uğrayan kadınlar, namuslarını korumak için intihar eden kızlar, acımasızca katledildiler, diri diri toprağa gömüldüler…
Bu katliamlardan öyle bir yer var ki, dünya durdukça asla unutulmayacak.
15 Nisan 1915 Yer Van’ın Zeve diğer adıyla Zaviye Köyü. Burada diğer sekiz köyle birlikte üç bin Müslüman Türk katledildi. Zeve Köyü şehitliği, toplu mezarlar ve kemikler, Erciş Çavuşoğlu Samanlığında bulunan yüzlerce Müslüman Türk’ün cesedi, katliamın ve işkencenin boyutlarını anlatmaya yetiyor da artıyor bile. Kanın oluk oluk aktığı, insanımızın çığlıklarının bütün cihanı kuşattığı bir gün… Dünya sağır, dünya kör, dünya dilsiz!
Van’a giren Ermeni çeteleri gözlerini dahi kırpmadan silahsız masum insanları katlederken, can derdine düşen halk Van Gölüne doğru kaçmaya başlamıştı. Bu sırada Van ile Akdamar Adası arasında taşımacılık yapan vapurlara yetişmiş, çaresiz halk Ermeni zenginlere ait bu vapurlara sığınmışlardı. Ve asıl katliam da burada yaşanmıştı. Gölün ortasında geldiklerinde ise Ermeniler Türk erkeklerinin tamamını vahşice katledip göle attılar. Kadınlar ise Akdamar Adasına götürülüp ömürlerinin sonlarına kadar tecavüze maruz kalmışlardı. Tecavüze uğramamak için elli tane genç kızımızın da intihar etmiş olması vahşetin ıstırabını daha da derinleştirmektedir.
Bundan dolayı Akdamar Adasının tarihteki adı, “TECAVÜZ ADASI” olarak geçer.
Bu alçakların, yaptıkları katliam ve tecavüzlerin hesabının sorulma zamanı gelmedi mi? Bölgede Ermenilerin yaktıkları şehir ve köylerdeki enkaz hala gözler önündedir. Ermeni arşivleri dâhil her türlü belge ve bilgi mevcuttur. Yer, adres, kimlikler ve hatta şahitlerin tutanakları yayımlanmıştır.
Altmış dokuz ABD li uzman o dönemde bir milyona yakın Müslüman Türk’ün öldürüldüğünü tespit etmiş ve bunu ABD kongresinde dile getirmişlerdir.
Van ve Zeve’nin dava dosyalarını uluslararası hukuk ve diplomasi önüne koyma zamanı gelmedi mi?
Bir dönem Ermenilerin terör merkezi haline gelen Tecavüz Adası (Akdamar Adası ) ile ilgili gerekenleri yapma zamanı gelmedi mi?
Dünyanın gözü önünde açılan 200 adet toplu mezarın hesabını verecekleri gün gelmedi mi?
O zaman tek tek ortaya koyalım.
Ermenilere değil, Ermeniler tarafından yapılmış Türk Soykırımı ve katliamı vardır. Bunun yerli ve yabancı belgelerini arşivlerden çıkartıp hesap sorulmalı. Dünya kamuoyuna bu alçakları anlatılmalı.
Her ile özellikle Tecavüz Adasındaki Ermeni Kilisesinin tam karşısına burada tecavüze uğrayan, namusları için intihar eden kızlarımız adına “Katliam Anıtı” dikilmeli.
Lozan Antlaşması tutanakları, Hovannes Kaçaznuni, Noradungiyan Gabriel Efendi, General Atranik, Bogos Nubar Paşa’nın ve birçok Ermeni diplomat, parlamenter ve yazarının “1.400.000, 1.000.000 Türk’ü öldürdük, Batılı Müttefiklerimizden karşılığında Osmanlı pastasından pay alamadık” diyenlerin tutanakları, mektupları, arşivleri, yayımları ortadadır(Van YY. Ün.Azmi Süslü Ermeniler) Bu tutanakların gereği yapılmalı.
Hocalı Soykırımı hala hafızalardaki canlılığını koruyor.
Ermenistan’ın Azerbaycan’daki sivil katliamları hala sıcak.
Başta Tecavüz Adası olmak üzere, Ermenilerden yapmış oldukları katliam, işkence, tecavüz ve soykırımların hesabı mutlaka sorulmalı.
Aksi halde şehitlerimizin kanı yerde kalacak, ahları yakamızı bırakmayacaktır.
İsmet TAŞ – İç Anadolu Birliği Genel Başkanı
Dünya Muhabirler Birliği Türkiye Başkanı

Devamını Oku

ALÇAKÇA ATILAN MANŞETİ, ŞİDDETLE LANETLİYOR, KINIYORUZ…

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ALÇAKÇA ATILAN MANŞETİ, ŞİDDETLE LANETLİYOR, KINIYORUZ
Yunanlılar tam da kendilerine yakışanı yaptı! Yunanistan’da yayımlanan, “Dimokratia Gazetesi” asla demokrasi ve basın özgürlüğü ile bağdaşmayacak bir manşet atarak Başkan Erdoğan’a dolayısı ile Türkiye’ye son derece ağır küfürler sarf etti. Bu alçaklar daha sonra ki gün alçaklıklarını devam ettirerek, “Tüm Yunanlıları ifade eden baş sayfa demokrasi zorlarına gitti” diyerek ikinci manşetini atarak bütün Yunanlıların aynı görüşte olduğunu iddia etti.
Yunanistan’a göre bu durum demokrasi ve basın özgürlüğü! O zaman bizde demokratik haklarımızı ve basın özgürlüğümüzü Türk Basını ve Dünya Muhabirleri adına kullanıyoruz; “edilen küfürleri ve hakaretleri misliyle iade ediyoruz”
İhtimal vermiyoruz ama bu durum gerçekten bütün Yunanlıların görüşü ise o zaman, “Sözün bittiği yerdeyiz!” demektir. Bunun içinde Yunan Halkının bu alçakça küfürlere tepki göstermesini, şiddetle kınamasını bekliyoruz.
Bize demokrasi dersi verenler, demokrasinin altında ezilmişlerdir. Bu güne kadar hiçbir Türk Gazetecisi bir başka ülkenin yöneticisine bu denli ağır hakaretler ve küfürler etmemişlerdir. Asıl demokrasiyi kaldıramayan zorlarına giden Yunan ve Batı Basınıdır.
Ayrıca, Yunanistan’ın haksız, adaletsiz, her türlü dayanaktan yoksun iddialarını savunan, ne ABD nin ne de AB nin, demokrasiden, adaletten insan haklarından bahsetmeye hakları yoktur. Demokrasi ve adalet sadece ama sadece kendileri için vardır. Söz konusu kendileri olduğu zaman her türlü uluslararası hukuk işler ve geçerlidir. Ama Türkiye’nin haklarını aramaya bile hakkı yoktur. Bu gerçek dün de böyleydi, bu günde böyle. Doğu Akdeniz gerilimi bunun böyle olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya koydu.
Önceki yazılarımızda, “Hilal-Haç Kavgası” dedik eleştirildik. “Ne alaka” denildi. Üstelik mutedil dil kullanın, kavgadan, gerginlikten uzak durulması, yumuşak dil kullanılması tavsiye edilirken, ülkemize yönelik hakaret ve küfürlerden hiç bahsedilmedi.
Peki, tamam kavgadan gerginlikten uzak duralım mı, duralım! O zaman Yunanistan’ın bütün haksızları karşısında, ABD nin Yunanistan ile yaptığı tatbikatı, ABD Dış İşleri Bakanının Güney Kıbrıs’a gitmesini, Macron’un küstah tutumunu, Avrupa Birliğinin (AB) haksız adaletsiz bir şekilde Yunanistan’ın yanında yer almasını, NATO’nun tarafgir tutumunu nasıl yorumlayalım? Eyvallah mı diyelim, tepki göstermeyelim mi?
O Türkiye’deki bir kesim sözlerine devam ediyor; “ideolojik davranmayalım!” İyi tamam da kardeşim, Yunanistan’ın Megola İdea’sı ideolojik değil mi? Ege adalarına, “Yunan adaları” demiyorlar mı? Ege’de özellikle İzmir üzerinde hak iddia etmiyorlar mı? İstanbul hala onlar için Konstantinopolis değil mi? Avrupa Birliğine bizim alınmamamız, Yunanistan’ın haksız tutumuna karşın yanlarında olunması ideolojik değil mi? Avrupa Birliğine almama nedenlerini açıklarken, “Siz Müslümansınız bizim aramızda ne işiniz var” demeleri ideolojik değil mi? (Bu örnekleri çoğaltabiliriz.)Bu durumda İdeolojik davranan kim?
Yine bir kesim, “dostlarımızı çoğaltalım, düşmanlarımızı azaltalım” diyorlar. Doğrudur elbette öyle olması gerekir ama nasıl? Nasılı kendileri söylüyor; Ülkemizdeki mültecileri özellikle Suriyelileri Suriye’ye yollayalım, Suriye, Mısır ve İsrail ile anlaşmalar yapalım, ülkemizdeki İhvan-ı Müslim’in Hareki mensuplarını yurt dışına çıkaralım, Birleşik Arap Emirliklerini ve Suudi Arabistan’ı rahatlatalım” vs.
Tek tek gidelim. Birincisi, sözünü ettiğiniz ülkeler yani Suriye’nin, Mısır’ın, İsrail’in efendileri kimler? Kendileri mi yoksa talimat aldıkları emperyalist güçler mi? Biz kiminle anlaşma yapacağız? Suriye ile ilgili konuda, Türkiye-Rusya-İran üçlü toplantı yapmıyorlar mı? Hani Suriye yönetimi nerede? Mısır ABD nin sözünden çıkar mı? İsrail ise zaten belli. BAE ve Suud lar ise kime hizmet ettiklerini saklamıyorlar. Bütün bu yaşanan ekonomik sıkıntıların en önemli nedenlerden birisi de, küresel güçlerin istediklerini reddetmemiz değil mi?
Peki, bütün bunlara rağmen yalnız mıyız? Asla değiliz. Balkanlarda, Orta Doğu da ve Kafkaslarda bizimle her an birlikte hareket edecek milyonlarca soydaşımız, dindaşımız kardeşimiz var. Batı’nın da en çok korktuğu bu. Bizim manevi sınırlarımızın genişliği.
Bizim asıl sorunumuz, kenetlenememek, birlik olamamak, tek vücut, tek yumruk olamamak. Bakın ırkçı, faşist Le Pen, Macronu’nun, adaletsiz, haksız, sömürgeci, saçma sapan dış politikasını destekliyor. Yunanistan, küfür olayını, “ sadece kınayabiliriz başka bir şey yapamayız” diyebiliyor. Peki, biz ne yapıyoruz? Libya’da, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta yerden göğe kadar haklı politikamız da gözler açılmış bekleniyor acaba ufacık bir hata yapılacak mı diye. Oruç Reis’in Antalya Limanına çekilmesinden sonraki tavırlar hepimizin malumu!
Peki, ne yapalım? Savaşalım mı?
Bir kez daha söylüyoruz; savaş en son yapılması gereken istenilmeyen bir olay. Diplomasi sonuna kadar kullanılmalı, uygulanmalı, sorunlar masada çözülmeli. Ama söz konusu olan çıkarlarımız ise ve bunu artık masada koruyamıyorsak, savaşsa savaş…
NE BİR KARIŞ VERİLECEK TOPRAĞIMIZ VAR NE DE VERİLECEK BİR DAMLA SUYUMUZ.
Malum gazeteyi, Devlet Başkanımıza dolayısı ile Türkiye’ye yapılan küfrü lanetliyor şiddetle kınıyoruz. Kimin nereden nasıl gideceğini ise tarihe bakarlarsa net bir şekilde görürler.
Daha önceden söylediğimizi tekrar ediyoruz. Milli meselelerde partiler üstü, siyaset üstü düşünmemiz gerektiğini her zaman söyledik, söylemeye de devam edeceğiz.
Yanlışları elbette eleştirelim ama doğruları da söyleyelim. Birliğimizin, beraberliğimizin, kenetlenmemizin bir an evvel istenilen şekilde gerçekleşmesi selam ve duası ile…
İsmet Taş – İç Anadolu Birliği Genel Başkanı
Dünya Muhabirler Birliği Türkiye Temsilcisi

Devamını Oku

ACİLEN, “MECLİS-İ MEŞAYIH” KURULMALIDIR

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ACİLEN, “MECLİSİ MEŞAYIH” KURULMALIDIR
15 Temmuz işgal harekâtı bize çok şey öğretti. O gün canımız çok yandı ama önce Allah’ın sonra milletimizin dirayeti sayesinde canımızı alamadılar. Nasıl ki bir sel felaketinden sonra aynı felaketi tekrar yaşamamak için daha tedbirli oluruz, biz de 15 Temmuz dan sonra daha dikkatli daha tedbirli olmaya başladık.
Bazen de ne kadar dikkat eder, ne kadar tedbirli olursak olalım, din düşmanları, millet düşmanları rahat durmazlar. Dinimizi bulandırmak, etkisiz hale getirmek, milletimizi yeisse düşürmek için ellerinden geleni yaparlar. Şeyh, mürit kılığında ajanlarını içimize sokarak en acımasız hainliklerini yapmaktan geri kalmazlar. Hatırlarsınız tarihte bunun birçok örnekleri vardır. İngiliz ajanı lawrence, Türkiye’de Fetö, Irak’ta Şeyh Muhammed Kesnizani ve Afganistan’da Topal Molla sadece birkaç örnek.
Olan olayların çok daha iyi anlaşılabilmesi için Topal Molla olayını tekrar hatırlayalım.
1919 Yılında Ravalpindi savaşını kazanan Emanullah Han, 1923 de bağımsız Afganistan için kendisini padişah ilan eder. Özellikle İngilizler, Müslüman ülkeler üzerinde hâkimiyetlerini kurabilmek için İslami İlimler konusunda yetiştirdikleri ajanlarını hangi ülkede operasyon yapacaklarsa o ülkeye gönderirler. İşte bunlardan biriside İngiliz ajanı Topal Molla’dır. Ajanla birlikte ülkeye gelen diğer ajanlar, Topal Molla’nın olmayan kerametlerini, köy-köy, kasaba-kasaba, şehir –şehir anlatırlar. Kısa bir süre içerisinde Topal Molla’nın binlerce müridi olur. Üç yıl içerisinde yüz binin üzerinde olduğu söylenir. Tarikat Şeyhi olarak büyük bir üne kavuşur. Topal Molla, bağımsız bir ülke olarak ülkesini yönetmek isteyen Emanullah’a karşı müritlerini kışkırtır. Ahlaksızlık, yolsuzluk, hırsızlık yapıldığını iddia eder, krala karşı mücadelenin farz olduğunu söyler ve isyanı başlatır. Kral durumu bildiği halde hiçbir şey yapamaz. Ülkesini terk eder bir daha da dönemez. Kral havalimanında Topal Molla’yı yeni kıyafeti ile görür. Ajanın işi bitmiştir ülkesine dönmek üzeredir. Ajan, krala “Benim ajan olduğumu bildiğin halde neden halkına söylemedin” der. Kral; “Söyleseydim daha da kötü olayların olacağından korktum. Çünkü halkım sana çok güveniyordu” der. (Enteresan değil mi? Biz bu oyunu bir yerlerden hatırlıyor gibiyiz!)
Kesnizani Tarikatı Lideri Kürt asıllı Şeyh Abdülkerim Kesnizani, ölünce yerine oğlu Muhammed Kesnizani geçti. Müritlerine Kuran eğitimi yerine adı zikredilmeden İslam diye Kabala öğretilerini/Mistisizmini anlatıyordu (Bu da yabancı değil bize. İslam diye neler anlatılıyor). Tarikatın müritleri arasında Saddam’ın en yakınları, devletin ve askeriyenin en üst kademesindeki insanlar vardı. (Bu da yabancı gelmiyor bize!). Bu hareket MOSSAD ve CIA tarafından Saddam’ı yıkmak için Irak’ın içine kolayca sokulmuştu. (Sonuçları herkesin malumu.)
Bu örnekleri çoğaltabiliriz. İslam düşmanları, ajanlarını İslami İlimler konusunda yetiştirerek aynı yöntemlerle ülkeleri ele geçirmek için kullandıklarını artık sağır sultan bile biliyor.
Peki, o zaman bunların oyununa gelmemek için ne yapmalıyız?
Tarikat; gidilecek yol, izlenecek usul demektir. Tarikat ehlinin itikadı, Ehlisünnet ve’l –Cemaat itikadıdır. Yani Peygamberimizin sünnetine sarılanların inancıdır. Rasulullah’ın tertemiz şeriatının hükümlerini yaşamak ve hayatına tatbik etmektir. İkinci bin yılın müceddidi İmam Rabbani Hazretleri; şeriat ahkâmına sarılmak konusunda öğütler vermiş, Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn- Arabi; insanın kâmil ve mükemmel bir şeyhe bağlanmasını zaruri ve mecburi görmüştür. Birçok büyük âlimler; zahir ilminden sonra, batın ilmini, terbiye ve hizmet yoluyla tahsiline inanmışlar bu yolda önderlik etmişlerdir. Şeriat ve tarikat ilimlerinde büyük bir âlim olan İmam Şa’rani; bütün tarikat ehilleri, insanı Allah’ın huzuruna kalp huzuruyla çıkmaktan alıkoyan kötü sıfatlardan kurtulma yolunu gösterecek bir kâmil mürşide bağlanmanın zaruri olduğunu ifade etmiştir. Peki ya asırlar önce Anadolu ve Balkanlarda gerçekleştirdiği büyük Türk-İslam İnkılabını ve Horasan Erenleri Hareketini başlatan Şeyh Hoca Ahmet Yesevi unutulur mu? Türkleşmek, İslamlaşmak ve Türkçenin daha yaygın bir dil haline gelmesi için müritleri ile birlikte mücadele eden, Kızılelma Ülküsünü yüreklere işleyen gönüller sultanının İslam’a ve Türklüğü yapmış olduğu hizmetler asla unutulamaz.
Sizlere özetin özeti iki örnek sunduk. Birincisi istihbarat servislerinin ajanları ile dizayn ettiği ve İslam’ı bulandırmak, dinin esaslarından uzaklaştırarak insanları devlete ve millete düşman etmek için kendi atadıkları şeyhler tarafından bilinçli ve kasıtlı kurulmuş tarikatlar ve cemaatler diğer taraftan, insanın kemale ermesi, olgunlaşması, Allah’a daha yakın olması, bütün kötülüklerden arındırarak kâmil bir mü’min olması için uğraşan, devletin ve milletin milli ve manevi değerlerinin en üst düzeye gelmesi için mücadele eden tarikat ve cemaatler.
Bizce taban tabana zıt bu iki grubu birbirinden ayırmak, doğru tarikat ve cemaati bulmak için iki önemli unsur bulunmaktadır.
Birincisi, kişinin kendi dinini, inancını çok iyi öğrenerek bilinçli ve şuurlu bir mümin olması. Bunun içinde; Allah’ın kitabı Kur’anda ne emredildiğini, Peygamberin sünneti ile ne tavsiye edildiğini, İslam âlim ve ulemasının görüş ve düşüncelerini mutlak öğrenmesi bilmesi gerekir. Bizlerin; Kur’an ve sünnete göre, müminin, münafığın, kâfirin vasıflarını, İslam’ın ekonomik, sosyal, askeri ve siyasi hedeflerini öğrenmemiz şarttır. En azından Kur’an’ın mealini veya tefsirini, Peygamberimizin sahih hadislerinin toplandığı Kütübe Sitte veya Sahihi Buhari’yi, Peygamberimizin hayatını yani siyeri, İslam inancının temelleri akaidi mutlaka okumamız, anlamamız, özümsememiz gerekir. Bu da bize, inancını hayat haline getiren gerçek bir mümin olmamızı sağlayacak, karşımızda kim ne konuşursa konuşsun, hayır mı söylüyor, şer mi söylüyor anlamamıza yardımcı olacak, art niyetli insanlardan, İslam’ı bulandırmak isteyen illegal güçlerden kendimizi korumuş olacağız.
İkinci unsur devletin alacağı tedbirdir. Yani Osmanlının sön dönemlerinde, sapkın inanışlara sahip tarikat ve tekkeleri önlemek, tarikat, tekke ve cemaatleri denetlemek, kontrol etmek için kurduğu MECLİS-İ MEŞAYİH. Osmanlıda bu meclis şeyhülislamlığa bağlı olarak kuruldu. Bu meclisin üyeleri, önde gelen büyük tarikatların temsilcilerinden oluştu. Kendi aralarında başkan seçtiler. Daha sonraları, başkan ve üyelerin yanı sıra meclisten olmayan bir nazır ve müderris menşeli bir kâtip görevlendirildi.
MECLİS-İ MEŞAYİH, günün şartlarına göre yeniden oluşturularak acilen kurulmalıdır. Devletin kontrolünde olan bu tür bir meclis, devleti ve halkı art niyetli insanlardan, farklı amaçla kurulmuş olan tarikat ve cemaatlerden koruyacaktır. Bunu samimi olan tarikat ve cemaatler seve seve kabul edeceklerdir. Ülkemizde Otuzun üzerinde tarikat ve cemaat, dört yüze yakın kolları bulunan büyük bir oluşumdan bahsediyoruz.
Özetle; tarikat ve cemaatler ülkemizin bir gerçeğidir. Yok farz etmek, engellemek ve kapatmaya kalkmak çok ciddi onarılmaz yaralar açabilir. Bunun içindir ki hem kişisel olarak, hem de devlet olarak her türlü tedbir alınarak şeffaf bir şekilde devamı sağlanmalıdır.
Ayrıca, İslam’a en büyük zararı veren; İslami hayat tarzını benimsediğini söyleyip bunu kullanarak, kendisine kılıf yaparak fayda ve çıkar sağlayan, sözde şeyhler, müritler, hocalar, imamlar her türlü, tacizi, rezilliği, ahlaksızlığı, namussuzluğu yapanlar her kim olursa olsun, çok az sayıda olsa bile asla affedilmemeli, cezaların en ağırı verilmelidir. İdam gelecek ise önce bunlar için gelmeli. Ve bu alçakları bahane edilerek Müslümanlara ve İslam’a saldıranlar ise kime hizmet ettiği belli olmayan, asla İslam ve Müslümanlık ile alakası bulunmayan münafıklardır.
İsmet Taş – İç Anadolu Birliği Genel Başkanı
Dünya Muhabirler Birliği Türkiye Başkanı

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.