DOLAR 9,61531.08%
EURO 11,23671.02%
ALTIN 553,381,55
BITCOIN 584007-1,97%
İstanbul
18°

AÇIK

05:51

İMSAK'A KALAN SÜRE

Mustafa GÖKTEKİN

Mustafa GÖKTEKİN

24 Aralık 2020 Perşembe

HAKARET SİYASETİ VE TEPİŞEN ATLAR

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

 

SİYASET VE MEHMETÇİK

 

Siyasetin hedefi; hizmetinde bulunduğu milletin mutluluğunu temin için sorunlara çözümler üretmek, geleceğe ilişkin politikalar geliştirmek, şahsi menfaatlerini bir kenara koyarak canını dişine takıp, sorunlarla mücadele etmektir.

Siyaset millet için kendini feda etme sanatıdır; tıpkı cephede canını ortaya koyan Mehmetçik gibi. Mehmetçik cephede düşmanına karşı ikbali için, şahsı için bir şeyleri kurtarmanın hesabını yapmaz veya yapamazsa, üstelik gerektiğinde canından geçiyorsa siyaset adamı da aynını yapmalı ve aynı fedakârlığı göstermelidir.

Günümüzde birçok insanın andığı veya inandığı gibi siyaset kese ve kasa doldurma sanatı olsaydı, yüzlerce ve binlerce yıl yaşayan devletlerin pek çoğunun ya kurulmamış veya yaşamamış olması gerekirdi. Kadim devletlerin dünyayı idare eden ne politikaları, ne de projeleri olurdu.

Eğer toplumun idaresine talip olanlar yani siyasetin Mehmetçiği olması gerekenler milletin fakirlik, kalkınma, istihdam, iç siyaset ve dış politika sorunları ile uğraşmaları gerektiği halde;  politika üreterek hayata geçirmek için mücadele etmediler. Yapmaları gerekeni, yapamadıklarını milletten saklamak ve ikballerini korumak için bir birleri ile mücadeleye tutuşmuşsa milletin haline “vay” demekten, ”vah” demekten öte yapılacak şey kalmamış demektir.

 

İYİ GİDEN NE VAR?

Ülkemizde ekonomi, siyaset, üstelik son günlerde dış politika hiç de iyi gitmiyor. ABD’ye uzatılan bütün zeytin dallarına rağmen senato bastırdı, Trump istenilen yaptırımları uygulamak üzere gerekli talimatı verdi.

AB, Türkiye’ye yaptırım uygulamak üzere toplandı. Türkiye’ye ciddi anlamda yaptırımlar için karar çıkmadı. Türkiye için ciddi anlamda bir yaptırım kararı çıkmamakla birlikte kimse Türkiye’nin Akdeniz’de haklı olduğunu da söylemedi, hakkını teslim etmedi. Yine Fransa’nın ve Yunanistan’ın yanında durduklarını teyit ettiler.

Azerbaycan ile Ermenistan arasında yapılan anlaşmada Türkiye’nin bütün yüksek perdeden beyanlarına rağmen; Ermenilere bırakılan topraklar Ermenistan’dan itibaren Lâçin koridoru vasıtası ile Karabağ’ın bağrında bıçak gibi dururken, gerek Erdoğan’ın gerekse Aliyev’in gönlü ne kadar rahat? Bütün barış anlaşmalarına rağmen Ermeniler dört Azerbaycan askerini şehit etti.

Gelecek günlerde Karabağ’ın bağrındaki bıçak kanatmaya devam ettiğinde, Azerbaycan ve Rusya karşı karşıya geldiğinde Azerbaycan ve Türkiye nasıl davranacak? Lâçin Koridorunu kim kontrol ediyor? Rusya! Lâçin Koridorun da Türkiye’nin Rusya’ya benzer bir görevi var mı? Yok! Mehmetçik’in bölgede görevi ne? Gözlemci, yani gözlem noktalarından hariçte bir görevi yok! Sahada olan kim? Rusya!

 

ALGI SORUN ÇÖZMEZ

Haber kuşaklarında, açık oturumlarda TV. Kanallarında sunucular ve haber spikerleri; Avrupa’da ve diğer ülkelerdeki pandemi rakamlarını paylaşıyor, uzun uzun haber yapıyorlar. Bu ülkelerdeki hasta ve ölüm rakamlarını haber yaparak; “Bizim ülkemizin durumu bunlardan daha iyi, biz pandemi mücadelesinde bunlardan başarılıyız.” demeye getiriyorlar. Şeffaf bir bilgilenmenin olmadığı bu ortamda bile herkes biliyor ki bizim durumumuz kesinlikle bahsi geçen ülkelerden daha iyi bir durumda değil. Aşılama sorunu için bile biz halen gerekeni yapmış, yapabilmiş değiliz. Algı sorunları gizler, çözmez.

Pandemi sorunu her geçen gün insanlarımızın canını almaya devam ediyor. Yoğun bakımdaki ve pozitif çıkan hastaların sayısı her geçen gün artarak devam ediyor. İşsizlerin ve işini kaybedenlerin feryatları muhalif kanallarda göklere çıkıyor. Elbette bu feryatların tamamı haklı sebeplere dayanmıyor da olabilir ama gerçek payının da hiçte az olmadığı aşikâr.

 

SORUNLARI KAVGA İLE ÇÖZME SANATI(!)

Bütün bunlardan sonra ülkenin sorunlarını çözmesi gerekenler, sorunlara odaklanması gerekenler, üstelik birlikte istişare etmesi gerekenler ne yazık ki birbirleri ile kavga etmekle eski defterleri karıştırmakla meşguller.

Hep merak ederim; muhataplarınıza hakarete varan suçlamalarda bulunmak, ülkenin hangi sorununu çözüyor? Cevap verilmesi gereken sorulara saldırı ile cevap vermek, ülkenin hangi sorununu çözer? İnsanlar sizden diyalog ve ülkenin sorunlarını konuşmanızı isterken veya yapılan icraatları anlatmanızı isterken, hangi sebep kin ve kibir duvarı gibi geçmişi suçlayarak puan kazanmaya çalışarak aradaki bütün köprüleri atarsınız? İnanın sempatisini kaybetmiş bir devlet adamından daha itici bir şey olamaz. İnsanlar idarecilerini sevmek ister sıcaklık bulmak ister. Bugün partilisi veya partisiz, Rahmetli Erbakan’ı hatırlayıp tebessüm etmeyen kaç vatandaş vardır? Rahmetli Süleyman Demirel’in şapkasını hatırlamayan, altı defa gidip yedi defa geldiği esprisini duymayan kaç insanımız vardır. Rahmetli Ecevit’in beyefendiliğini bu gün takdir etmeyen kaç insanımız vardır. Bu örnekler bu günün siyaset adamlarına bir şey anlatmıyor mu?

İktidar ülkedeki sorunların tek suçlusunun muhalefet olduğu, ülkede iyi ve güzel yapılacak olan her şeyin dış güçler ile birlikte muhalefetin engel olduğunu, muhalefetin dış güçler ile işbirliği içinde olduğunu iddia ederek; yönetim başarısızlığını gizlemeye çalışıyor. Eğer ülkede hukuk dışılık varsa, ülkenin kaderi ve gelişmesi ile ilgili bir suç işleniyorsa bu kim olursa olsun hukuku çalıştırır gereğini yaparsınız. Eğer ihanete dair elinizde bir şey yoksa yapacağınız bir şeyde yoktur. “Madem iktidarsınız, mademki meclisin büyük çoğunluğu elinizdedir; suçluların hukuk önünde hesap vermesine niye sağlamıyorsunuz.” diye adama sormazlar mı?

 

DURUMDAN VAZİFE ÇIKARMAK!

Ülkede yapılmayanları ve yapılması gerekenleri anlatıp, çözüm yolları göstermeniz gerekirken; hangi sebeple insanların bulundukları konumla suçlamayı kullanarak muhalefet yapmak ve oy kazanmak gibi bir derdiniz olur? Ülkenin sorunlarını, sorunların çözümlerini hatta yapılması gerekenleri, yapacaklarınızı ve nasıl yapacağınızın planlarını halka anlatmak ve bir ahlak abidesi gibi durmak varken hatta ağız münakaşası yerine halkla konuşmak varken insanlar ne diye her ortaya atılan söze teşne olurlar; anlayabilir misiniz? Acı olanda; ülkenin geleceğine ilişkin her hangi bir öngörüsü yokken, bütün siyasetin iktidar düşmanlığı üzerine kurulmuş olmasıdır. Geleceğe dair temennilerden daha fazla bir diyeceğiniz yoksa yapacağınız da yoktur. O zaman ne diye iktidara talip oluyorsunuz? Bırakın milletin önünde gölge etmeyi de gerçekten ülkenin geleceğine dair hazırlığı olanlar gereğini yapsınlar.

 

İKTİDAR ESKİSİ SİYASET ADAMLARI

En çok hayret ettiğim şey de iktidar eskisi yeni kurulmuş iki siyasi partinin genel başkanları; Davutoğlu ve Babacan’ın milletin yüzüne nasıl baktıklarını ve söyleyecek sözlerinin varmış gibi yapmalarını anlayamıyorum. Senelerce İçinde bulunduğunuz iktidar partisi sizi kullanmaktan vazgeçince partinizden ayrılıp yeni şeyler söylediğinizi iddia ediyorsunuz. Bu iki genel başkanın birisi senelerce bakanlık yapmış, birisi de bakanlık ve başbakanlık yapacak kadar, hatta “ komşular ile sıfır sorun” diyerek ülkeyi bölgemizde yalnız bırakacak politikaları üretmiş suçlu olduğu halde. Bu kötü gidişte sizin payınız İktidardakilerden daha mı az? Sütten çıkmış ak kaşık mısınız? Bu kadar başarılı oldunuz da neden ülke bu halde?

İşin en acı tarafı ise iktidar eskisi partilerin televizyon ekranlarında boy göstermelerini temin eden medya patronları. Bu iktidar eskilerinde ne buluyor veya kim onların ekranlarda boy göstermesini istiyor? Kimse de; ”Siz neden hala konuşuyorsunuz?” demiyor, veballerini hatırlatmıyor.

Beyler ister iktidarda olun isterse muhalefette, sizler tepişirken arada olan millete oluyor. Üstelik milletin sorunlarına çözümü olan insanlarında ne yazık ki milletle buluşması büyük çabalar ortaya konularak engelleniyor. Orijinal olanların milletle buluşması engellenirken; eskimiş yeniler milletin beğenisine sunuluyor kırk katır veya kırk satır hesabı.

 

Mustafa GÖKTEKİN

Devamını Oku

DOSTLAR(!)

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

 

            NE İFADE EDİYORSUNUZ?

Sizin için çok anlamlı olan ve çok şey ifade eden, sizin değer verdiğiniz, onlar içinde önemli olduğunu sandığınız şeylerin dostlarınız için hiçte önemli olmadığını, sizce önem arz eden şeylerin dostlarınız tarafından hiçbir öneminin olmadığını zamanla anlayıverirsiniz. Dünya başınıza yıkılır. Sizin için çok şey ifade eden şeylerin onlar için bir şey ifade etmemesi beklide sizin, onların gözünde çok fazla bir şey ifade etmediğinizin de resmi olabilir.

Dil ile söylemeseler, sözlü olarak inkâr da etseler, dostlarınız size, siz isteseniz de istemeseniz de ellerinde kullandıkları bir eşya ya da istedikleri gibi kullanacakları bir alet gibi bakıyor olabilirler!  Sizin bir şeyi istediğiniz veya yapılmasını arzu ettiğinizde, dostlarınız ondan istifade yerine, kendilerinin istediği şekilde olaya bakıyor ve değerlendiriyor da olabilirler.  Sevdikleriniz-dostlarınız size cebindeki mendil, elindeki kalem, evindeki birkaç çift eşyasından biri gibi görüp, gerektiğinde, tercih ettiklerinde kullanabilirler. Genelde sizin duygularınız, sizin arzularınız önemli olmaz! Onların duygu ve arzuları birinci planda önem arz edebilir.

NEĞERİNİZ NE KADAR?

Kişiler arasında artan samimiyete göre azalan değer, siyasi hayatta, ticari hayatta da aynı şeyleri ifade eder. En yakınınızdaki, insanlar ticarette sizden ihtiyaçlarını ya alır; “Burası bizim.” mantığı ile borcunu ödemekte ağır davranır, ödemez. Yahut gözünüzün içine bakarak, sizinle aynı işi yapan başka ticaret hanelerin paket ve poşetlerini göstere, göstere önünüzden geçerler. Çoluk çocuklarına iş lazım olduğunda veya aldıkları yerden alamaz olduklarında veya bir sıkıntıları olduğunda ise size gelip, ihtiyaçlarını sizin gidermenizi isterler. Ya da tercih ettikleri kişi veya kurumu size şikayet ederler. Siyasette de ise çoğunlukla sizi tercih etmediklerini, oy verecekleri, destekleyecekleri partinin adını ağızlarına doldurarak, yüzünüze haykırırcasına ifade ederler.

Siz,  gerektiğinde, lazım olduğunda kullanılacak, en yakınlarında olan ve onları asla, ne pahasına olursa olsun terk etmeyen bir dostsunuzdur. Ama siz kolayca terk edilebilir veya göz ardı edilebilirsiniz. Çünkü sizin duygularınız yoktur(!) Siz küsmezsiniz, alınmazsınız, kırılmak sizin hakkınız değildir (!) Çünkü siz kul hakkından ve Allah’tan korkarsınız.

VEFASIZLIK!

Milletçe ne çekmişsek, asırlardır, bu tür duyguları taşıdığımız için bu tür anlayışların sahibi olduğumuz için çekmişizdir. Bu milletin en büyük hastalıklarından birisi budur. Yani; vefasızlık!  Önceliklerimizi bizi itip kakanlara göre belirleriz. Bizim değerimiz kimlerin yanında az ise, onların değeri bizim yanımızda çoktur. Kim, bizi azarlarsa bizi en iyi o kullanır. Bizden o istifade eder. Kim bize hoşgörü ile davranırsa, saygı gösterirse veya severse da o bizim için hep ikinci veya üçüncü kişidir. Yani ihmal edilebilir(!) Acı ve sıkıntı nerede biz onun peşindeyiz. Onun hizmetindeyiz. Kim bize tepeden bakıyor? Kim bizi aşağılıyor ve adam yerine koymuyor. O büyük adamdır. Öbürü, dost dediğimiz… O bizimdir. O’nun bir değeri yoktur. Önemli olan O!

İMAM-I AZAMIN ANNESİ…

Anlatılır. İmam-ı Azam (RA)’ı talebeleri ve bazı insanlar annesine överler. Annesi güler.”Ha Bizim Numan mı? O kendi kendine bir şeyler söyler.” Der. İlahiyat Fakültesi Mezunu, öğretmen bir arkadaşımın annesi; “Oğlum hocaya şu meseleyi bir soruver.” deyince. Arkadaşımız sorunun cevabını söyleyiverir. Annesi: Yok yok sen köy hocasına bir soruver.”diye diretir.  Arkadaşım,  köy hocasının, öğretmeninin kendisi olduğunu söylese de, annesi:“Sen anlamazsın, sen yinede bir soruver.”diye ısrar eder.

NEREYE KADAR SABIR?

Milletimizde; senelerdir kendisini uzun ve meşakkatli yollardan çevirmek, kurtuluşunu temin etmek, iyi güzel bir hayatı millete sunmak için çalışan; bağrından çıkan on birlerce evladını hep, “sabret bakalım, sen bizdensin, hele şunu darıltmayalım, küstürmeyelim, sıra size de gelecek ya da siz iyisiniz ama küçüksünüz, oylarımız ziyan olacak, biraz daha büyüyünce verelim” diye sizi hep yüz geri etmişler. Ülke sonunda bu günlere gelmiştir. Ticaret, ziraat, siyaset, iç politika, dış politika dökülür,  düşmanlar her taraftan saldırır olmuştur. Ülkemiz ve milletimiz her bir yandan sıkıştıkça sıkışmış fakat hala milletin gerçek dostlarına sıra gelmemiştir. Niye gelsin ki; onlar bizden bizim gibi, bizim endişelendiklerimize endişeleniyor, üzüldüklerimize üzülüyor. Nasıl olsa yeni, milleti itip kakacak, fason siyaset adamları medyanın, basının desteği ile meydanlara arz-ı endam ederler.

TÜKENEN İNSANLAR

Millet senelerdir, dostlarını kendisi yoluna feda-ı can etmeye hazır evlatlarını hep yanında görmüş ise onların her zaman orada olacakları anlamına gelmez. Gerçekten bakarsanız sizi bekleyen genç, diri, yerinde duramayan insanların sayısı her geçen gün artacağı yerde azalmaktadır. Sabrın da bir sınırı vardır. Başımızı iki elimizin arasına alıp, “Biz nerede hata yapıyoruz?”demenin zamanı gelmişte geçmektedir.

DOSTLAR KUCAKLANMALI

Şu unutulmamalı ki; gerçekten bizimle dertlenenleri kucaklamalı, onlara gereken değeri vermeliyiz. Onların değerini bilmeli onları hak ettikleri yere oturtmalıyız. Başımız her ağrıdığında, dişimiz ağrıdığında, gözümüz yaşardığında yanımızda olunmasını istiyorsak mutlaka bizim olanları, dostlarımızı kucaklamalıyız. Kalkınmanın da, yücelmenin güçlü olmanın da yegâne reçetesi budur.

KÜDÜSTE BİR OSMANLI

İlhan Bardakçı anlatıyor. Özet olarak: “Kudüs’te Mescid-i Aksanın kapısında oldukça yaşlı yüzü sertleşmiş, ilk bakışta heykele benzeyen bir adam! Üzerindeki elbiseler iyice yıpranmış ve geleneksel bir kıyafet değil! Eski bir Osmanlı asker elbisesi, yanına vardım. Selamın Aleyküm baba dedim.  -Ve Aleyküm Selam oğul- dedi. Sordum; -Ben filanca tabur filan bölük erlerinden filanım, beni filan yerli Mülazım filanca buraya nöbetçi bıraktı. Türkiye’ye gidersen selam söyle hala nöbet yerinde bekliyor de.- diyor” Mescid-i Aksanın kapısında bekleyen asker en az elli sene o kapıda beklemiş. Elli sene bir insan için çok uzun bir zaman. Günümüzde insanların kuruluşların, partilerin vs.nin bu kadar sene sıra beklemesi mümkün değil. Kaldı ki; Ülkenin de buna tahammülü yok.

Milletimiz aklını başına almalı, başımızı iki ellimizin arasına alarak, nerede hata yaptığımızı düşünmeli. Milletçe yaptığımız hatadan bir an önce dönmeliyiz. Bizim olan, bizi seven, bizim sıkıntılarımızı yüreğinin derinliklerinde duyan insanlara gerekli değeri verip, kucaklamalı sahip çıkmalıyız. Aksi halde sevdiklerimiz, bizi sevenler ellerimizin arasından kayıp gitmektedir. Biline…

 

Mustafa Göktekin

 

 

Devamını Oku

NE HALE GELDİK, NE YAPMALIYIZ?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

NE HALE GELDİK, NE YAPMALIYIZ?

22.11 2020 günü Libya’ya insani yardım götüren bir yük gemimizi Alman menşeli ve Yunan Komutanı olan bir firkateyn yolunu keserek içinde arama yapmış. Hem de sabaha kadar arama yapıldığı halde kimse müdahale etmemiş.

Uluslar arası sularda bir gemide arama yapılabilmesi için o geminin ülkesinin izni olması gerektiği halde ve gemi personeli tarafından bu Alman Menşeli Yunun Komutanlı kişilere iletildiği ve geminin yöneticileri tarafından itiraz edildiği halde Yunanlı komutanın emrindeki askerler gemiyi didik, didik aramaktan vazgeçmemişler.

Alman Askeri ve başlarında Yunan Komutan uluslar arası sularda izinsiz her hangi bir arama yapılmayacağını bilmez mi? Elbette bilir. Kendi başına böyle bir işe kalkışabilir mi Hayır! Kime güveniyor. Bindiği Alman gemisinin sahibine ve yanındakilere!

İrini operasyonu: BM’lerin Libya’ya silah ambargosu kararını denetlemek adına AB tarafından başlatılan bir operasyon olmakla birlikte; BM tanıdığı Libya Ulusal Hükümetinin aksine General Hafter’i destekleyen bir operasyona dönüşmüş durumda. Operasyonla Libya’ya silah ambargosunun denetlendiğine kimse inanmıyor. Hatta operasyon kendi içinde bölünmüş durumda.

“Türkiye İrini operasyonunun neresinde?” derseniz. Elbette ki, dışında.  “İrini Harekâtı” büyük oranda Türkiye karşıtı bir harekâttır. Türkiye AB ortağı olmadığı için Libya’dan da büyük oranda dışlanmış durumda. Ne yazık ki, Türkiye’nin Libya’dan da dışlandığı ve emeklerinin büyük oranda kaybı söz konusudur. Türkiye’nin kadim düşmanı Yunanistan ise arkasına aldığı AB güçlerini kullanarak Türkiye’ye zarar vermek için her türlü saldırıyı yapmaktan çekinmiyor.

Yunanistan Akdeniz’de Türkiye’ye muhalefetine ve saldırılarına devam ediyor. Her ne kadar saldırılar ve engellemeler son günlerde çok haber olmuyorsa da Yunanistan, Türkiye’yi her konuda rahatsız etmeye devam ediyor. Türkiye ise savunma mevkiinde.

Savaşta en güzel savunma saldırıdır. Boks maçında sadece kendini savunmayı strateji olarak kabul eden boksör nihayet maçın bir yerinde indirici yumruğu yer ve maçı kaybeder. Öyle ise sizde en az rakibiniz kadar saldıracaksınız. En azından boşluğunu yakalayarak o boşluktan saldırıya geçerek indirici yumruğunuzu vuracaksınız. Her halükarda saldırı savunmanın en etkili yöntemidir.

Yunanistan cürümüne bakmadan elindeki bütün imkânları, bütün elamanları kullanarak saldırıya devam ediyor. Bütün bu saldırılar karşısında Türkiye’nin dikkati dağılma noktasına gelmek üzere. Çünkü Türkiye’nin sorunu sadece Yunanistan değil. Türkiye bölgede etrafı düşmanları ile çevrilmiş bir tek dostu kalmamış bir ülke durumunda. Ne İran, tarih boyunca bize dost oldu, Ne Yunanla ittifak ettik, nede Rusya ile birlikte Azerbaycan ve sair konularda görüştüğümüz için bizim dostumuz sayılır. Bunların kafessi fırsat bulduğunda gözümüzü oyacak kadar bize bilenen milletlerdir.

Son zamanların gözde dostu(!) Rusya bizimle birlikte görüşerek Azerbaycan ile Ermenistan arsında ateşkesi sağladı. Doğrusu Ermenileri ölümden kurtardı, Karabağ’ın bir kısmının Ermenilere kalmasını temin etti. Ermenilerin çekilecekleri yerlerden çekilmesini temin edecekti lakin Ermeniler dün Yunanlıların bozguna uğrayıp kaçarken Anadolu’yu yakıp yıktıkları gibi terk etmek zorunda kaldıkları bütün bölgeyi yaşanılmaz/yaşanılamaz hale getirerek terk ediyor, kendilerine yakışını yaparak. İt itliğini elbette yapacak, sahibi de itine sahip çıkacak. Tıpkı Rusya’nın Ermeni’ye, ABD ve AB’nin de hem Yunan’a hem de Ermeni’ye sahip çıktıkları gibi. Gerek ABD ve AB gerekse Rusya her zaman ve her mekânda “Ermeni-Yunan ikiz kardeşlerini” hem korumuş, hem kollamıştır.

Libya’ya mal götüren gemi bir ABD gemisi olsaydı bu Yunan komutanlı Alman gemisi aramaya cüret edebilir miydi? Yine bugün AB üyesi olmayan İngiltere veya Rusya’nın  veya Çin’in gemisi olsaydı(!?) Elbette kimse el süremezdi. Sürmeyi bile düşünemezdi. Peki, Türkiye’nin gemisine el sürmeye cesaretin sebebi nedir?

Türkiye gemisinin Yunan komutanlı Alman firkateyni tarafından izinsiz arandığı öğrendiği andan itibaren ne yapmıştır? Bir üst paragraftaki sorunun cevabı burada yatmaktadır. İktidara bağlı haber kaynakları esip gürleseler de hemen pek bir şey yapılmamıştır. İşte bunun için birileri harimi namusumuza el sürmeye cüret etmektedirler.

Türkiye bu konuyu haber alır almaz eğer yetişebilecekse gemilerini hemen gönderip, hukuksuz saldırı yapanlara gerekli müdahale yapılarak; saldırının önlenmesi, giderilmesi, muhataplarına gerekli cevabın verilmesi gerekirdi. Türkiye, konunun, hukuksuzluğun, giderilmesi için, büyükelçiler nezdinde gerekli notaların verilmesi ve uluslar arası camiada ve BM nezdinde mesele ciddiyetle ele alınarak açıklamaların yapılması için gereken bütün tedbirler alınmalı, yapılması gerekenler yapılmalıdır.

Türkiye yapılan saldırılan karşısında öyle tedbirler almalı ve öyle tepkiler vermeli ki kimse Türkiye’nin hiçbir şeyine elini sürmeyi bile düşünmemelidir. Türkiye itilip kakılacak şamar oğlanı değildir, olmamalıdır.

 

Mustafa GÖKTEKİN

Devamını Oku

BİNLERCE YILLIK GELENEK, KADİM KÜLTÜR VE DEVLET

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

TECRÜBE, ÖRF, TÖRE

Tecrübe: Önceden denenmiş, doğruluğu kanıtlanmış örnek; iş, davranış, hareket tarzı; sonradan yapılacak benzer işlere örnek yol gösterici.

Hani, geyik sürüsünde sürü saldırıya uğradığında; genç geyikler yaşlı geyiklerin etrafını sararak onlara zarar gelmesine engel olurlarmış! Nedeni, göç zamanında yaşlı geyiklerin belli bir yöne doğru uzunca baktıklarını ve sürünün yaşlı geyiklerin baktığı yöne doğru göç ettiklerini bu gün biz belim sayesinde biliyoruz.

Devrin birinde devletin başındaki zat, ülkesinde 50 yaşın üzerindeki insanların öldürülmesini emreder.50 yaş üzerindeki insanlar öldürülür. Devletin başındaki bu zat bir gün geri kalan erkekleri toplar ve kendisine üç gün içinde kumdan bir tespih yapılmasını emreder. İnsanlar ne yapacaklarını bilmezler. Yalnız bir kişi babasına kıyamamış ve saklamıştır. Delikanlı babasından yardım ister. Üç günün sonun da insanlar deniz kenarında toplanırlar. Padişahta gelir, bakar ki tespih yapılmamış, cezalandırılmalarını emreder. Babasını saklamış olan kişi; “Padişahım biz tespihi yapacaktık ama imamesiz tespih olmaz.Padişahımız  imameyi yapsın biz hemen tanelerini dizeriz.” Der. Padişah;” Hani bu insanların bütün yaşlılarının hepsini öldürmüştünüz? Henüz hepsini öldürmemişsiniz. Eğer öldürmüş olsaydınız bunlar bu aklı bulmayacaklardı.”Der.

TARİH MİLLETİN HAFIZASIDIR

Tarih Milletin hafızası, yaşlılar bir milletin aklı ve geçmişten gelen tecrübesidir. Onlar sayesinde kültürümüzü kuşaktan kuşağa arı duru ve temiz bir şekilde taşırız. Düşünelim günümüz aile yapısında anne baba işte, çocuklar kreşte… Çocuk geçmişini kimden ve nereden öğrensin? İşten yorgun gelmiş, yemek yapmaya bile takati kalmamış anne-babasından mı, kreşteki çıtı pıtı geçmiş bilgisi olmayan-istisnalar kaideyi bozmaz- anaokulu öğretmeninden mi?

Bizim kadim aile yapımızda; köyde kentte yaşayan insanlarımız dede-nine, ana-baba ve çocuklar birlikte yaşardı. Evde gündüz ana-baba işe gider, geriye dede-nine ve çocuklar evde kalırdı. Dede-nine torunların eğitimi ile uğraşır, terbiye eder, geçmişi ve geleceği öğretirdi. Okulda öğretilmeyen temel dini bilgileri, hayata dair bilgi ve tecrübeyi, büyük-küçük, konu-komşu ile ilişkileri evde nine-dede öğretir. Çocuklar geçmişi ile böylece bağ kurar, dinini ve diyanetinin ilk derslerini ve binanın temelini evde dede ve nineden öğrenir. Sonrasında aile binası kendiliğinden yükselir ve insanlar bir araya geldiğinde millet olurlar.

Millet, kitaplardan öğrendiği bilginin özünü, ana ve asıl bilgi ve deneyimi ailesinden yani büyüklerinden öğrenir. İnsanı insan yapan, milletin bir ferdi, geleceğin mirasçısı yapan geçmişinden aldığı kültür ve deneyimdir. Onun için kültürümüz kadimdir. Onun için kültürümüz kadim kültürler içindedir.

DEVLETİMİZ KAÇ YAŞINDA?

Hep deriz, her zaman övünürüz;” Bizim devletimiz 3 bin yıllık bir devlettir.3 bin yıllık devlet geleneğimiz vardır.” Bu binlerce yıllık devlet geleneği bize ne vermiştir. Devlette neye yarar?

Gelenek, tecrübe, örf ve töre;  geçmişteki hatalarımızın düzelttiği doğrulardır. Bu doğrular, tarih boyunca biriktikçe gelenek olur, kanun olur, töre olur. Bu doğrular milleti millet, devleti de büyük devlet yapar. Bu kültür milletin geleceğini tanzim eder, düzenler. İçte ve dışta itibar kazandırır.

Eğer devlet adamları, devleti idare edenler kadim bir gelenekten gelirlerse elbette devlet, siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda mümtaz bir noktaya ulaşır. Yok, nevzuhur siyaset adamları ise ve kadim bir gelenekten bî haber devlet adamları ise kadim devletin bütün geleneklerini yıkar, yerle yeksan eder. Ortada ne bilgi, ne töre ve ne de kadim kültür kalır. Devletiniz kabile devleti haline geliverir. Koca koca kurumlar çocuk oyuncağına döner.

DEVLET ADAMLARI DEĞİŞSEDE TEMEL SİYASET DEĞİŞMEZ

Devletin başındaki devleti yöneten siyaset adamları ne kadar çok değişirse değişsin meydana gelen değişiklikler çok zaman münferit değişikliklerdir. Çünkü devletin asıl yapısı, devletin iç ve dış politikaları ile kadim devlet politikaları gelen siyasilere göre değişmez; değişen siyaset adamlarının gelişme ve kalkınma ile ilgili küçük dokunuşlardır. Milletin düşmanları ve dostları da değişmez. Ana çizgiler hep aynı kalır. Bunu da devlet geleneğinden yetişen devlet adamları bilir ve temin eder. Devlet geleneğini bilen bürokrasi her zaman siyasilerin eksiklerini tamamlamak için hazır olmuştur.

Osmanlı devleti bu yüzden Enderun mektebi, Türkiye Cumhuriyeti devletinde ise Siyasal bilgiler fakültesi gibi eğitim kurumlarını kurulmuştur.Ancak, ne yazık ki devlet adamlığı eğitimin yanında bizzat sahada öğrenildiği için  gerek Osmanlının son yüzyıllarında ve gerekse Cumhuriyet tarihi boyanca devlet adamı katlığı yani kah-ı rical çekmişiz.

DEVLET ADAMI KITLIĞI…

Bu kötü gidişten endişe eden, devlet adamı yokluğunu gören Yeniden Milli mücadele hareketi, bu günün Millet Partisi kadroları onlarca yıl devlet adamı yetiştirmenin gereğini hem anlatmış hem de gerçek manada devlet yönetecek kadrolar meydana getirmek; tarihten gelen kültürü gelecek kuşaklara aktarmak için canını dişine takmış çalışmıştır.

Eğer test edilmiş ve onaylanmış kadim kültürünüzü kuşaktan kuşağa ve gelecek kuşaklara aktaramaz ve yaşanmasını temin edemezseniz kadim ailenizi koruyamazsınız; ailenizi koruyamazsanız devletinizi koruyamazsınız. 1700 yıllarda bozulmaya başlayan devletimizin 1900’lere kadar yaşamasının bir tek nedeni vardır. Oda sağlam aile yapımızdır. Bu sağlam aile yapımız ve kadim kültürümüz bize bittik tükendik dediğimiz bir zamanda T.C. gibi büyük bir devleti hediye etmiştir.

“İKİ TÜRK DEVLET KURAR”

Tarih biliminin tespitidir.” İki Türk bir araya gelirse devlet kurar.” Oğuz Kaan’dan bu güne Türk Milleti hiçbir zaman devletsiz kalmamış ve nice devletler yıkıp, nice devletler kurmuştur. Türk Milleti asker bir millet olduğu halde devlet kurmayı ve idare etmeyi bütün milletlerden çok iyi bilir. Onun için üç bin yıllık devlet geleneği, tecrübesi olan millet her yıkılan devletinin yerine yeni bir devleti kurumları ile birlikte kurmaktadır. Bunun bir tek sebebi vardır, üç bin yıl içinde kazanılmış tecrübe, örf töre ve bilgi.

Hâsılı tecrübeyi, geleneği yok sayamazsınız; yok saydığınız takdirde her şeye yeniden başlamak zorunda kalırsınız. Yani sözün kısası eskilerin ifadesi ile “Sil baştan yeniden!” demek zorunda kalırsınız ki, binlerce yıllık kazanımları elinizin tersiyle itmiş olursunuz. Aileniz köksüz bir aile, milletiniz köksüz bir millet, devletiniz köksüz bir devlet olur ki, yaşama şansı ne olur; tarihe bakmak gerekir.

KÖKSÜZ MİLLET DE DEVLETTE OLMAZ!

Köksüz millet olmadığı gibi köksüz devlette olmaz. Eğer bir devletin veya halkın kökü yoksa sanaldır, yapaydır, vasaldır. Varlığı için başkalarının yardımına muhtaçtır. Tıpkı Ortadoğu’da Osmanlı sonrası kurulan devletler gibi. Onun için Türk devletinin tarihini; Karahanlı, Göktürk, Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet diye ayıranlar doğru düşünmemektedirler. Çünkü devletimiz binlerce yıllık bir tarihe sahip, kökleri tarihin derinliklerinde olan kadim bir geleneği olan devlettir. Sadece hanedanlar ve yönetim şekilleri değişmiştir o kadar. Devleti idare edenlerde bu böyle bilmeli böyle davranmalı, varsa hatalarından dönmelidir.

 

Mustafa Göktekin

 

Devamını Oku

AKDENİZ VE ORTA DOĞU BİLMECESİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

AKDENİZ VE ORTA DOĞU BİLMECESİ

Devlet vardır, büyük devlettir; politikalarını belirler ve onları hayata geçirmek, stratejik hedeflerine varmak için taktik hedefler belirler ve hedefine varmak için siyasetlerini hayata geçirir. Bazen ileri hareket ederken; bazen de taktikler gereği geri çekilir. Bu davranışlar onların yenildiğini göstermez; ileri atılmaz için geri adım attığını gösterir. Aslında varacağı, varmak istediği hedef bellidir.
Devletler vardır kendini büyük devlet sanır. Lakin ileriye dönük stratejik hedefleri var görünse de yoktur. Günlük politikalar ile ülke ve millet hayatına yön verirler. Böylece rüzgar nereden eserse yönlerini o tarafa çevirir ve tavır alırlar. Bu devletlerin hali büyük denizlerde yolunu kaybetmiş rotasız ve kaptansız bir geminin hali gibidir. Hayallerindeki hedeflerini gerçekleştirecek taktik ve politikalar geliştiremez ve bir gün önce söylediklerini ertesi gün yalanlar.
Devlet adamlarımızın bölgemizde meydana gelen Arap Baharı’nı iyi okumaları, bu konuda akademisyen ve deneyimli bilim adamlarından ve mühendislerden faydalanmaları gerekirdi. Bölgedeki otoritesizlik kimin işine yaradı, kim zarar gördü halen yeteri kadar tespit edebilmiş değiliz. Bölgemizde “Dünya Beş’ten büyüktür.”Sözünün ne kadar geçersiz bir söz olduğu anlaşılmıştır. Hemen yanımızda, bölgemizde bahsi geçen beşten başka kim var. Beş ve Beş’in yandaşları… Avcılar ve artıkla beslenenler… Küçücük Suriye’de Rusya, Çin, ABD, Fransa, İngiltere ve onların parçaladıklarından geriye kalanları yiyenler.
Akdeniz’de bu devletlerin deniz ve hava kuvvetleri… Düşünelim bu küçücük toprak parçasında ne var ki bu kadar devlet güçlerini buraya yığmış? Göç eden insanlar için, göçmenler için 1 doları çok gören bu devletlerin hedefi nedir sizce?! Türkiye’nin harcadığı Milyar dolarlara karşılık batının kabul ettiği göçmen sayısı ve harcadığı para ne kadar?! Elbette hiç mesabesinde.
Bölge doğalgaz ve petrol denizi üzerinde yüzüyor. Kıbrıs ve Akdeniz’in her yerinde petrol ve doğalgaz yatakları var.Herkesin hedefinde bölgeye hakim olmak veya bölgede en azından söz sahibi olarak masanın bir tarafında bir sandalyenin sahibi olmak ve pastadan parça koparmak.Bu arada mağdur ve mazlumlara kim sahip olsun?! Tabi ki Türkiye! Türkiye masanın neresinde? Hiçbir yerinde!
Rusya, Süper güç olarak varlığını ispat etmek için bütün ekonomik yorgunluğuna rağmen bölgeye inmiş ve bölgede birlikte hareket ettiği bölgesel güçler(İran-Esat) ile birlikte sözüm ona gövde gösteriyor ve nümayiş yapıyor. Lakin Beş’in diğer üyelerine gözdağı vermek için bölgede oturmuş politikaları olmayan Türkiye üzerinden. Türkiye’ye hem gözdağı veriyor hem de diğerlerine gösteriş yapıyor. Gelecek tepkiyi ölçüyor. Emperyalistler tabir yerinde ise birbirlerinin çobanlarını dövüyorlar, kendileri kavga etmek yerine…
Hani Hoca Rahmetlinin fırkasında olduğu gibi; Hoca eşeğin kafasına sopa ile vurunca arkasından sözüm ona “zart” diye ses gelmiş.”Hoca biz nereye vurduk nereden ses geldi!”deyivermiş.Rusya ile uçak kavgası yaparken bakıyorsunuz Irak Başbakanı’ndan Musul’daki askerlerimiz için ses geliyor.”Ne alaka?!”diyorsunuz.Rusya’nın bölgede partneri İran’ın parmağı çıkıyor.Yani Rusya, Bağdat’tan ses vermiş.
Fıkradır anlatılır. Çocuk dedesine sormuş;”Dede sen ninemden evleneceğin zaman elektrik aldın mı?”Dedesi;”Oğlum bizim zamanımızda elektrik yoktu gaz vardı gaza geldik aldık.”demiş. Bizim devlet adamlarımızda devlet idaresinde, iç ve dış politikada üzerimizde hesabı olanların gazına gelmeyecekler. Kazanımlarımızı, ifade yerinde olursa sımsıkı tutacaklar. Günlük politikalar üretirken geçmişi ve gelecek hedeflerimizi de dikkate alarak hayata geçirecekler. Rüzgâr ne yandan eserse essin biz varacağımız hedefe odaklanacağız. Taktik hedeflerimizi stratejik hedefimize göre uygulayacağız.
Devletimizin değişmeyen stratejik hedefleri gelip geçen iktidarlar tarafından değiştirilemeyeceği gibi değişen hükümetler ve bakanlar eli ile hiç değiştirilmeyecek. Varsa aksayan yönlerini revize edeceğiz. ABD’nin, İngiltere’nin Ortadoğu politikası gibi. Rusya’nın Çar Deli Petro’dan bu yana yüzyıllardır değişmeyen“sıcak sulara inme politikası” gibi.”Çünkü kader azme âşıktır.”İradenizden ve azminizden taviz vermeyeceksiniz.
Elbette devletlerin hayatında gelgitler olacaktır. Elbette dost bildikleriniz olduğu gibi düşmanlarınız olacaktır ve sizi zayıflatmak ve yok etmek isteyeceklerdir. Elbette başka devlet ve milletlerin sizin üzerinizde emelleri olacaktır. Tıpkı sizinde olduğu gibi!
Musul-Kerkük bölgeleri bizim milli sınırlarımız içindedir ve o bölgeler hakkında kendimizi bağlayıcı beyanlarda bulunmaktan sakınmamız gerekir. Elbette biz milletlerin milli sınırlarına saygılıyız ama başkaları da bizim misakı milli sınırlarımıza saygı duymak zorundadır.
Milli ve gerçekçi politikaları hayata geçirmek devlet adamı olarak başımızda bizi idare edenlerin ve millet olarak bizim Kızılelma’mız olacaktır ve olmaya devam edecektir. Kızılelma’sı olmayan Türk milletinin yeri toprağın üstü değil altıdır. Bunu böylece bilmemiz gerekir.
“Zararın neresinden dönülse kârdır.” Bu nedenle yapılan yanlışlardan dönülerek, doğrularımıza hız vererek ve ilmi, ilim adamlarını rehber edinerek gücümüzü çok iyi bir şekilde değerlendirerek milli politikalar üretmeli ve hayata geçirmeliyiz.
Bizden söylemesi…

Mustafa Göktekin

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.