DOLAR 9,61531.08%
EURO 11,23671.02%
ALTIN 553,381,55
BITCOIN 579910-3,45%
İstanbul
18°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Nurettin DURSUN

Nurettin DURSUN

02 Mayıs 2021 Pazar

TÜRKİYE’NİN BİRLİĞİ NASIL SAĞLANABİLİR?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

TÜRKİYE’NİN BİRLİĞİ NASIL SAĞLANABİLİR?
Nurettin Dursun

Türkiye, 1984 Şemdinli saldırıları ile başlayan ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşanan çatışmalardan dolayı çok sıkıntılı bir dönem geçirdi. Bu dönem, Türkiye için büyük kayıpların yaşandığı bir dönemdir. Çok sayıda güvenlik görevlimiz ve vatandaşımız bölgede yaşanan çatışmalarda hayatını kaybetmiştir. Bu çatışmalarda uğradığımız zarar 250 milyar dolar civarında olduğu, siyasetçilerimiz ve devlet adamlarımız tarafından zaman zaman açıklanmaktadır. Bölgede yaşanan PKK saldırıları, etnik milliyetçiliği körükleyerek Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden boyutlara ulaştı. Bölgede yaşanan çatışmalar, tarih boyunca bir arada ve birlikte yaşadığımız, kader birliği yaptığımız ve Kurtuluş Savaşını birlikte verdiğimiz Türkler ve Kürtler arasında düşmanlık duygularının doğmasına yol açtı.

Kurtuluş Savaşında uğradığımız işgale karşı ilk mahalli direnişi başlatan Güneydoğu vilayetleridir. İnsan unsuru bakımından düşük oranda da olsa, bu bölgenin PKK’ya destek verdiği bilinmektedir. İstiklal Savaşında ilk mahalli direnişi başlatan bu bölgenin insanları, ülkeyi parçalamayı amaçlayan bölücü PKK’ya neden destek verdiği ile ilgili soruların cevaplarını sağlıklı bir şekilde araştırmak ve cevaplarını bulmak zorundayız. Osmanlı sözcüğü Türk sözcüğünden daha dar anlamda bir soyu ifade etmiş olmasına rağmen Osmanlı’yı sahiplenen bölge insanı, bugün Türkiye Cumhuriyeti’ne itirazı nereden kaynaklanmaktadır? İstiklal Savaşında ve Cumhuriyetin kuruluşunda aktif görev alan bölge insanının PKK’ya destek veren davranışı, gerçekten düşündürücüdür. Acaba Cumhuriyetin kuruluş temelleri olarak ifade edilen milli birliği ve bütünlüğü sağlayan temel ilkelerde bir sapma mı meydana geldi? Bu soruların cevapları; ilmin, tarihi gerçeklerin ve sağduyunun rehberliğinde mutlaka verilmelidir. Türkiye’nin geleceği, varlık ve bekası için bu görevi yerine getirmek zorundayız.

Devletimiz, tepeden tırnağa tarih muhasebesini yaparak vatandaşlarla yaşadığı problemleri çözüme kavuşturmak için bir uzlaşma zemini oluşturmalıdır. Bir devlet, kendisini meydana getiren ve belkemiğini oluşturan insanları, tehdit unsuru olarak görmez. Vatandaş devletini sevmeli, devlet de vatandaşına sahip çıkarak şefkat göstermelidir. Ülkemizin insanı, İsrail vatandaşından daha az vatansever değildir. Her vatandaş devletin gönüllü hizmetkârı olmak zorundadır. Ama bunun ilk şartı, vatandaşların hiçbir baskıya maruz kalmadan gönüllü olarak bu devlet benim can, mal güvenliğimi ve her çeşit ihtiyacımı sağlayan, adaleti hakkıyla işleten, hür düşünceyi tesis eden bütün temel hak ve özgürlüklerimi teminat altına alan benim devletimdir diyebilmesine bağlıdır.

Bugün ülkemizin sınırları içinde yaşayan insanlardan bazıları devletimize karşı itiraz seslerini yükseltmektedirler. Bu itiraz seslerini yükseltenler sadece etnik çatışmalarda taraf olanlar değil, dindar insanlarımızdan da itiraz sesleri gelmektedir. Çünkü Türkiye bir hukuk devleti değil, keyfi olarak yönetilen bir ülkedir. Sivil ve askeri bürokraside ayrıcalıklar ve imtiyazlar hala devam etmektedir. Sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum hedefine, Cumhuriyetin bir asra varan tatbikatına rağmen, henüz ulaşılamadı. Hayatımızın birçok alanında adaletsizlikler devam etmektedir. En kültürlü vatandaşımız bile karakola çağrıldığında rahat ve korkusuz gidememektedir. Devletten korkmak ve devlete saygı göstermek farklı şeylerdir.

Vatandaşlarımız hala asgari ihtiyaçlarını karşılayacak gelir düzeyine sahip değildir. Bu durum demokrasimiz için son derece tehlike teşkil etmektedir. Fakir insanların bulunduğu bir toplum, her zaman patlamaya hazır bir bomba gibidir. Yukarıdan itibaren sıraladığımız temel sorunların yanında bunlara eklenecek başka sorunlar da bulunmaktadır. Ama temel sorunlar çözüme kavuşturulduğunda diğer sorunlar zincirleme çözülür. Devletin vatandaşını, vatandaşın da devletini düşündüğü bir uzlaşma ve kaynaşma ortamına, Türk milletinin varlık ve bekası bakımından ciddi anlamda ihtiyaç vardır. Bu kaynaşma, ancak vatandaşların temel hak ve özgürlükleriyle ilgili isteklerine cevap vermek ve saygı göstermekle mümkün olabilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemen olduğu topraklar üzerinde yaşayan insanların dini, dili, ırkı, rengi ne olursa olsun demokrasi, hukukun üstünlüğü çerçevesi içinde yaşanan bütün ihtilafların çözümlenmesi, demokrasinin geleceği ve istikbali bakımından savsaklanması mümkün olmayan bir ihtiyaçtır.

Çağımızda devletsiz yaşamanın mümkün olmadığı, günümüzde herkesin bildiği bir gerçektir. Uzaklara gitmeye ve derin düşünmeye gerek yoktur. Sadece Bosna-Hersek ve Filistin Müslümanlarının yaşadığı zulmü hatırlamak yeterlidir. Bosna-Hersek ve Filistin’de yaşanan zulüm; bir milletin devletsiz ve ordusuz yaşayamayacağını açık bir şekilde göstermektedir. Devlet, vatandaşın can, mal ve namus güvenliği için gereklidir. İslam’da Ulü’l-emre itaat etmenin tavsiye edilmesi, hür ve güvenli yaşamanın bir gereği olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla devlete sahip çıkmak ve devleti korumak, güvenli yaşamanın bir gereği olarak hepimizin zorunlu bir görevi olmalıdır.

Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecine girdiği tarihten itibaren etkisini arttırarak devam eden problemler ve sıkıntılar, ağırlıklı olarak konjonktürel dalgalanmaların ve dış güçlerin dayatmaları sonucu meydana gelen hadiselerdir. PKK meselesi de bu çerçevede değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Dünya üzerinde hâkimiyet kavgası veren güçler, stratejilerinin çizdiği hedefe ulaşmanın merkezinde gördükleri Türkiye’ye, kendi isteklerini kabul ettirmek için PKK’yı bir araç olarak kullanmaktadırlar. Türkiye problemlerine çözüm ararken bu konjonktürel gerçeği unutmamalıdır. Bu itibarla Türkiye, bölge ve dünya üzerinde hâkimiyet kavgası veren güçlerin çıkarları ile Türkiye’nin çıkarlarının uzlaştığı noktalarda işbirliğine giderek problemlerini çözebilir. Tanzimat’tan itibaren yabancı güçlerin ülkemizin içişlerine müdahale anlamına gelebilecek politikaları unutulmuş değildir. Bu müdahalelerin, imparatorluğu yıkılma noktasına getirdiği, aklı başında herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu dönemlerde dünyaya Osmanlı şekil veriyordu, bugün ise başka güçler şekil vermektedir.

Yıllardan beri milletçe büyük kayıplara uğradığımız ve sürekli bizi meşgul eden, enerjimizin lüzumsuz ve boş yere harcanmasına yol açan bu hayati meseleyi çözmek, bizim için bir mecburiyettir. Hz. Peygamber’in Yahudi ve Hristiyanlarla yaptığı Medine sözleşmesi ve Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı döneminde Erzurum, Sivas kongrelerinde ve Birinci Meclisin açılışında ilan edilen ve Cumhuriyetin kuruluş temelleri olarak ifade edilen temel hedefler üzerinde sağlanan uzlaşma, bize ışık tutabilir ve rehberlik de yapabilir. Akıl için yol birdir, bunun dışında başka çare yoktur.

Unutulmamalıdır ki, ülkelerin uyguladığı sistemlere hayat veren ve bunları besleyen konjonktürdür. Buna karşı direnmek ülkelerin büyük felaketlerle karşılaşmasına zemin hazırlayabilir. Hem kendi tarihimizde hem dünya tarihinde bunun değişik örnekleri vardır. 1989 dünya konjonktürünün değişmesinden sonra Doğu Avrupa’da, Balkanlar’da, Kafkaslarda ve Orta Doğuda meydana gelen köklü değişim, yapılan izahları doğruluyor. Bu itibarla Türkiye’nin yöneticileri ve aydınları dünya konjonktürünü okuma bağlamında isabetli hava tahmini yapan meteorologlar gibi davranmalıdır. 1914’ün rövanşını almak bakımından uygun bir iklim doğmuştur. Türkiye bu fırsatı iyi değerlendirmelidir.

Tarihte kaybettiğimiz hak ve çıkarlarımızı tekrar kazanmak için akılcı ve gerçekçi davranmak zorundayız. Çağdaş vizyonla donatılmış bir hilafet merkezi yeniden gündeme gelebilir. Cumhuriyetten ve demokrasiden taviz vermeden bu fırsatın değerlendirilmesinde yarar vardır. Türkiye’nin bu bağlamada her çeşit değişikliğe gitmesinde bir sakınca yoktur. Bugün ABD ve Federal Almanya eyalet sistemini uygulamada hiçbir sakınca görmediği halde bizler neden buna tepki gösteriyoruz? Anlamak mümkün değildir. Görüldüğü üzere ABD’de ve Almanya’da uygulanan eyalet sisteminin demokrasi ile çatışan bir yanı yoktur. Zaten eyalet sistemi Osmanlının uyguladığı sistem değil miydi? Batı dünyası bu sistemi Osmanlıdan almıştı. Bu sistemden rahatsızlık duymak herhalde bir evhamdan ibarettir.

Yukarıda anlatılanlara ilaveten Diyarbakır’da şehit edilen Gaffar Okkan olayından alınması gereken ciddi dersler vardır.

Diyarbakır eski emniyet müdürü Gaffar Okkan 2001 yılında görevi başında PKK’lı teröristler tarafından şehit edildi. Gaffar Okkan’ın 14. ölüm yıldönümünde ilginç bir olay yaşandı. Çok sayıda Kürt çocuğun isminin Gaffar verildiğine şahit olduk. Tam 102 çocuk, Gaffar Okkan için 24 Ocak 2015 tarihinde Sakarya’da mezarı başında düzenlenen anma törenine bizzat iştirak ederek şehit dilen emniyet müdürüne karşı duyulan minnet borcunu ödemeye çalıştılar.

Bu olay göz ardı edilecek basit bir olay değildir. Kürt halkı, kahvede halkı toplayarak dışkı yediren komutandan nefret ederken PKK’lılar tarafından şehit edilen emniyet müdürüne, hiç kimseye nasip olmayan çok yakın bir sevgi göstermektedir. Hasan Cemal’in kaleme aldığı “Kürt” kitabında dışkı yedirme olayı ibret verici bir şekilde anlatılmaktadır. Doğuda yüzlerce Kürt çocuğunun isminin Gaffar verilmesi, bu meselenin çözümü konusunda ciddi işaretler vermektedir. Demek ki Kürt kardeşlerimiz, kendilerini kucaklayan ve hukuk ölçüleri dahilinde görev yapan devlet görevlilerine hasret kalmışlardır.

Gaffar Okkan herkes için örnek alınması gereken bir şahsiyettir. Ama bu yeterli değildir. Çünkü herkes iyi niyet ve insaf sahibi değildir. İnsanların doğuştan getirdiği temel hak ve özgürlükler, devlet görevlilerinin insafına terk edilmemelidir. Temel hak ve özgürlükler, devletin yetkileri sınırlandırılarak teminat altına alınmalıdır. Bazı devlet görevlileri adaleti uygulama noktasında titizlik gösterirken, bazılarının da halka zulmetme yoluna saptıkları yaşanan olaylardan anlaşılmaktadır. Hukuk devletinin önemi bu açıdan önem arz etmektedir. Her vatandaş gibi devlet görevlileri de yaptıkları hukuk dışı yanlışlardan dolayı hesaba çekilebilmelidirler.

Sonuç olarak sadece Kürtlerin değil, bütün vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini teminat altına alan yeni bir demokrasi reformuna ve yeni bir anayasaya ihtiyaç duyulmaktadır. Türkiye’nin birliğini sağlayacak açılım budur. Hukuk devletine hayat kazandırmak bütün problemleri çözüme kavuşturmanın anahtarıdır.

Nurettin Dursun

Devamını Oku

İSTİKLAL MARŞIMIZ 100 YAŞINDA

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İSTİKLAL MARŞIMIZ 100 YAŞINDA
Nurettin Dursun

İstiklal Marşı’mızın kabul edilişinin 100. Yıl dönümü kutlu olsun. İstiklal Marşı’mızın yazarı Ístiklal Savaşı’nın manevi önderi Mehmet Akif’e Allah’tan rahmet diliyoruz. ‘Korkma’ ile başlayan ve ‘Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal’ mısrasıyla biten İstiklal Marşı’mız bir Müslümana esaretin asla yakışmayacağını dile getiriyordu.

Mehmet Akif büyük bir şair olduğu kadar aynı zamanda büyük bir İslam alimidir. Hayatı Kur’an’a ters düşen din anlayışı ile mücadele etmekle geçmiştir. Ne yazık ki günümüzde din istismarı yaparak dinden beslenen ve insanları Allah ile aldatmaya çalışan din tüccarları Kur’an’a ters düşen din anlayışını geçmiştekilere rahmet okutacak düzeyde adeta körüklemektedirler. Aşağıda Mehmet Akif’in değişik şiirlerinden yaptığımız alıntılar yukarıda yaptığımız izahları veciz bir şekilde ifade etmektedir:

“Ínmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin. Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için! ”

“Yıkıp Şeriati bambaşka bir bina kurduk. Nebiye atıp ile binlerce herze uydurduk.”

“Kaç hakiki Müslüman gördümse: Hep makberdedir; Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”

“Demek: İslam’ın ancak namı kalmış Müslümanlarda.”

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.”

Merhum Akif’in bir asır önce söyledikleri sanki bugünü izah ediyor. Demek ki aradan bir asır geçmiş olmasına rağmen değişen hiçbir şey yok.

Bu vesile ile Ístiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’a tekrar Allah’tan rahmet diliyoruz. Kendi ifadesiyle ‘Allah bize bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın. Amin.

Devamını Oku

DÜNYA VE TÜRKİYE KONJONKTÜRÜ ÜZERİNDE BÍR JİMNASTİK

0

BEĞENDİM

ABONE OL

DÜNYA VE TÜRKİYE KONJONKTÜRÜ ÜZERİNDE BÍR JİMNASTİK
Nurettin Dursun

1989 yılında Akdeniz’de Malta açıklarında bir gemi içerisinde Gorbaçov ve Bush arasında varılan uzlaşma, dünyanın gerçekten kaderini yani gidişatını kökten değiştirdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın geleceğini belirleyen antlaşma, Yalta Antlaşmasıdır. 1989 sonrasında ise dünyanın geleceğini belirleyen ve tayin eden antlaşma, Malta antlaşmasıdır.

Malta sonrasında dünya kökten değişti. Rusya’da komünist sistem çöktü. Varşova Paktı dağıldı. Doğu Almanya ve Doğu Avrupa özgürlüğüne kavuştu. Doğu Avrupa ülkeleri bir iç savaş çıkarmadan süper güçlerin vardıkları uzlaşmaya paralel özgürlüklerine kavuştular. Keza Balkanlar ve Kafkaslar yine aynı şekilde bağımsızlıklarına kavuştular. Hiç kimsenin beklemediği bir anda dünyada köklü değişikliklerin zuhur etmesi çok şaşırtıcı olmuştur. Dünya nereye doğru gidiyor diye bu tarihten sonra herkes düşünmeye başlamıştı.

Dünyanın çeşitli ülkelerinde meydana gelen köklü değişimleri anlamlandırabilmek için dünya kuvvet dengesinde meydana gelen ya da meydana gelmesi muhtemel gelişmeleri dikkate almadan izah etmek mümkün değildir. Strateji ilmi konusunda az çok bilgi sahibi olanlar çok iyi bilirler ki süper güçler tek başına dünyayı idare etmeleri mümkün değildir. Kendilerine yakın ve menfaatlerinin uzlaştığı güçlerle ittifak yapmak zorundadırlar. Aksi takdirde çıkarları tehlikeye düşebilir.

Dünyada meydana gelen bu köklü değişimler ister istemez ülkemizi de etkiledi. Komünist sistem çökünce ülkemiz üzerindeki baskı ve tehditler de dağıldı. Özgürlük bağlamında nefes almamızı sağladı. Bu gelişme ve değişimlerin hemen arkasından 1991 yılında üç partinin yani Refah, MHP ve IDP’nin katıldığı üçlü ittifak gerçekleşti. Dünyada esen özgürlük rüzgarı hemen ülkemizde de etkisini gösterdi ve buna bağlı olarak üçlü ittifak hatırı sayılır bir oy aldı. Bugünkü iktidarın alt yapısı bu ittifak sayesinde oluştu. 1991 ittifakı olmadan bugünkü iktidarın varlık göstermesi mümkün değildi.

Peki 1989’da dünyada meydana gelen köklü değişimin arkasındaki esas düşünce nedir? Çin’in Batı dünyasına karşı sağladığı harika gelişmeler ister istemez başta ABD olmak üzere Batı dünyasını düşündürmeye başladı. Avrupa Birliği de ABD için yıkılması gereken bir birlikti. Çünkü Avrupa Birliği, ABD’nin dünya hakimiyetine karşı kurulan bir birliktir. Çin’in ve Avrupa Birliği’nin dünyanın petrol ve enerji kaynaklarından uzaklaştırılması ABD’nin dünya hakimiyetini sürdürmesi bakımından ciddi bir ihtiyaçtır. Çünkü dünya hakimiyeti, petrol ve enerji kaynaklarına hakim olmaktan geçiyor.

Bunu sağlamanın tek bir alternatifi var. Yeni Osmanlı ve buna bağlı olarak Hilafet parlamentosunu kurarak Çini kuzeyden Türk ülkeleri ile güneyden de diğer İslam ülkeleri ile kuşatarak önünü kesmektir. Bu birlik aynı zamanda Avrupa’yı da Ortadoğu’dan uzaklaştıracaktır. Dikkat ederseniz bu değişimden sonra Türkiye Balkanlar’a, Afrika’ya, Ortadoğu’ya ve Türk dünyasına yerleşmeye başladı. Bunlar kendiliğinden meydana gelen değişimler değildi şüphesiz. Dünya konjonktüründen haberi olmayanların bu köklü değişimleri anlaması ve anlamlandırması mümkün değildir.

1989 sonrası dindar partilerin önündeki engellerin kalkması, bunların kitle partileri haline gelerek liberal ve sol partilerin karşısında üstünlük kazanmalarının arkasındaki esas sebep, dünya konjonktüründe meydana gelen köklü değişimin bir yansıması idi. Yani liberal ve sol partilerin toz duman olmasının temelinde dünya konjonktüründe meydana gelen köklü değişim yatmaktadır.

Ortadoğu’daki değişimleri sağlayacak motor güç Türkiye’dir. Görünen odur ki Türkiye’de Yeni Osmanlı ve Hilafet Parlamentosu kurulacaktır. İslam dünyasının, Türk dünyasının entegrasyonu Hilafet parlamentosu vasıtası ile sağlanacaktır. Anlaşılan odur ki bundan sonra gidişat bu doğrultuda olacaktır. Müesses nizamın eğilimi de bu doğrultudadır. Liberal partiler tarih olmuştur. Sol partilerin zaten Türkiye’de iktidar olma şansları yoktur. Son yıllarda solun giderek parçalanma sürecine girmesi de bunun delilidir. Türkiye’de iktidar olma şansı yukarıda belirtilen değişimlere ayak uyduran partilerin olacaktır.

Sonuç olarak Türkiye’de siyasette ciddi bir değişim beklenmektedir. Bu değişime ayak uyduranlar yaşayacak, diğerleri de siyaset sahnesinden çekileceklerdir. Bir başka ifade ile istikbal; Cumhuriyet’in kuruluş temellerinin, 1400 yıllık İslam tecrübesinin ve 5000 yıllık Türk tarihinin sentezini yapan partilerin olacaktır. Íşinize gelirse alırsınız, işinize gelmezse çöp sepetine atarsınız.

Devamını Oku

MEZHEPLER, HAYATIN MEYDANA GETİRDİĞİ PROBLEMLERE ÇÖZÜM GETİRMEK ÜZERE DOĞMUŞLARDIR

0

BEĞENDİM

ABONE OL

MEZHEPLER, HAYATIN MEYDANA GEİTİRDİĞİ PROBLEMLERE ÇÖZÜM GETİRMEK ÜZERE DOĞMUŞLARDIR

Nurettin Dursun

Hazreti peygamberden sonra Hicri 3 ve 4. asırda mezhepler doğmaya başladı. Ehli sünnet çerçevesi içinde ameli mezhepler olarak isimlendirilen Hanefilik, şafiilik, Malikilik ve Hanbelilik bahsedilen dönemlerde doğmuştu. Bunların yanında başka mezheplerin isimlerinden de bahsedilebilir. Ama mensupları kalmadığı için Müslüman toplumlarda isimleri bilinmemektedir. Ímamı Sevri ve imamı Evzai bunlardan bazılarıdır. Her mezhep imamı İslam kendi kanaatine göre yorumladı. Yaşadıkları dönem içerisinde günün şartlarına göre İslam’ı yorumladıkları ve değişen hayatın meydana getirdiği problemlere çözüm getirmeye çalıştıkları için onlara minnet ve şükran borçluyuz. Günümüzdeki alimler bu verimli ve başarılı çalışmaları maalesef sürdüremediler. Íslam alimleri Müslümanların yaşadıkları problemleri çözüme kavuşturmak için 10 asır öncesine giderek çareler aramaya ve çözümler bulmaya çalışmışlardır.

Mezheplerin doğuşu, sayılarının artması ve gelişmesi çok faydalı olmuştur. Çünkü mezhepler düşünce zenginliği ve düşünce hürriyetinin gelişmişliğinin bir göstergesi olarak kabul edilir. Bir medeniyetin gelişmesinin temelinde düşünce üretmek kadar düşünceyi ifade etme ve yayma hürriyeti de o kadar önem arz etmektedir.

Kur’an 15 asra yakın bir zaman öncesi gelmiş olmasına rağmen Kur’an’da herhangi bir bozulma yaşanmamıştır. Allah’ın gönderdiği şekli ile korunmuştur. İslam dünyasında ve dünyanın her tarafında Kur’an herhangi bir bozulmaya uğramadan aslını koruyarak varlığını devam ettirmektedir. Ama hadisler zamanın ve şartların değişmesi ile birlikte değişmesi gereken içtihatlar, örf ve adetler için bunu söylemek mümkün değildir. Zaman zaman İslam alimleri sahih olmayan hadislere ve Kur’an’a uygun olmayan yorum, örf ve adetlere dikkat çekerler. İslam’ın özü Kur’an ve Hazreti peygamberin sahih sünnetidir. Hiçbir şey Kur’an’a, Hz Peygamberin sahih sünnetine ve hayatın dinamik yapısına ters düşmemelidir. İslam bilginlerine Kur’an’a ters düşen yorumları düzeltme konusunda büyük görevler düşmektedir.

Devamını Oku

TARİKAT VE CEMAATLER ÜZERİNE SAMİMİ BİR DEĞERLENDİRME

0

BEĞENDİM

ABONE OL

TARİKAT VE CEMAATLER ÜZERİNE SAMİMİ BİR DEĞERLENDİRME

Nurettin Dursun

Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar bir asra yaklaşan süreye rağmen, faaliyetleri yasaklı olduğu halde varlıklarını sürdürerek devam eden tarikat ve cemaatler, siyasetçiler tarafından oy deposu olarak görülmekte ve bu durum siyasetçiler için göz kamaştırmaktadır. Rant peşinde koşan cemaat ve tarikat önderleri için böyle bir durum uygun bir fırsat sağlar. Bunlara kanuni bir statünün sağlanması hem siyasetçilerin hem de çıkar peşinde koşan cemaat ve tarikat önderlerinin istemedikleri bir durumdur. Çünkü kanuni bir statü, istismar ortamını ortadan kaldırdığı gibi, cemaat ve tarikatların siyasi partilerin oy deposu ve siyasetin oyuncağı olmaktan da kurtulmalarını sağlar. Bazı cemaat ve tarikatların başında bulunan önderlerin holding düzeyinde ekonomik bir güç haline gelmeleri, müritlerinin istismar edilmemesi açısından bu kesimin denetlenmesini zaruri kılmaktadır. Kısaca ve tekrar ifade edersek tarikat ve cemaatlere kanuni statüleri verilmeli ve devlet tarafından denetlenmeleri mutlaka sağlanmalıdır.

Türkiye’de açık, aleni, denetlenebilen, sorgulanan, hesap veren yelpazenin neresinde olursa olsun her düşüncenin örgütlenmesinde düşünceyi açıklama ve yayma faaliyetlerinden rahatsızlık duymaya hiç gerek yoktur. Zaten insanların örgütlenmeleri toplumun varlığını devam ettirmek bakımından önemli bir ihtiyaçtır. Yalnız denetleme görevinin sağlıklı işleyebilmesi öncelikle insanların doğuştan getirdikleri özgürlüklere yani temel hak ve hürriyetlere, dine ve dindarlara saygılı bir devletin var olmasını gerektirir. Özgürlüklere saygısı ve tahammülü olmayan herhangi bir denetleme faaliyeti dine ve dindarlara baskı yapmanın ötesinde bir fayda sağlamaz. Türkiye’nin demokratikleşmesini, bireylerin özgürleşmesini ve insan iradesinin şahsiyet kazanmasını sağlayacak açılım budur. Bu açılım çerçevesinde hiç kimseden korkmaya ve endişe duymaya gerek yoktur. Böyle bir açılım yapılmadığı takdirde bugün Türkiye’de var olan ve şikayet edilen baskı gruplarının dışında cemaat ve tarikatların da bir baskı grubu haline gelerek insanların ve toplumun özgürleşmesini yok edeceği kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacağı açıktır.

Sonuç olarak yukarıda yaptığımız izah ve analizden tasavvuf anlayışını yıpratmak ve bu anlayışlara düşmanlık göstermek gibi bir niyetimiz yoktur. Kur’an ve sahih sünnete uygun olduktan sonra bu kesimden rahatsızlık duymayı gerektirecek hiçbir şey yoktur. Tasavvuf ve cemaat ekollerinin ve bu ekollerin başında bulunan şeyh ve cemaat önderlerinin Allah indinde insanlar tarafından bilinen herhangi bir ayrıcalıkları ve üstünlükleri yoktur. Tasavvuf ekolleri bir mektep ve bunların başında bulunan şeyh ve cemaat önderleri de bu mekteplerin birer öğretmenleri gibi düşünüldüğünde ve kabul edildiğinde bu kesime itiraz edilecek hiçbir şey kalmaz. Bu çerçevede bu tür faaliyetlerin her biri faydalı olduğu gibi, aynı zamanda da toplumda insanların organize edilmesinde de bir boşluğu dolduracakları muhakkaktır. Ama her kesimde olduğu gibi bu kesimde de istismarcıların bulunduğu unutulmamalıdır. Örneğin 28 Şubat sürecinde yaşanan Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz ve şimdi de Uşşaki tarikatı ile ilgili gündeme bomba gibi düşen olay ve benzeri olaylar istismarın zirvesini gösterir. 2009 yılında Ali Kalkancı uyuşturucu imalatı yaptığı gerekçesiyle tutuklanmıştı. Bu durum, yapılan izahların isabetini açıkça ortaya koymaktadır. Dikkat çekmek istediğimiz husus budur. Bu tür istismar olaylarını önlemenin yolu; Allah’ın gönderdiği Kur’an’ı ve Hazreti Peygamberin sahih sünnetini öne çıkarmak suretiyle Müslümanları doğru bilgilendirmekten geçer. Diyanet İşleri Başkanlığı dininin ana kaynağı Kur’an’a ters düşen Mehdi ve Mesih gibi kavramların dinde olmadığını, bunların birer uydurma olduğunu insanlara anlatmalıdır. Böyle bir çalışma yapılmadığı takdirde istismar alabildiğine artar ve Allah’ın rızasını kazanmanın dışında başka bir niyeti olmayan samimi tasavvuf ve cemaat kesimini de lekeler. Diğer taraftan tasavvuf ve cemaat ekollerinin devletten inançlarını yaşama dışında başka bir talepleri yoktur. (Gizli servislerin kontrolünde devleti ele geçirmeyi hedef alan cemaat ve tarikat yapılanmalarını bu izahın dışında tutuyoruz.) Zaten tasavvuf ekolleri ve cemaatler yapı ve faaliyet tarzları itibarıyla sistemle herhangi bir kavgası yoktur. Tarikat ve cemaatler laiktir.

Nurettin Dursun

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.