DOLAR 9,26200.91%
EURO 10,79210.69%
ALTIN 525,89-0,78
BITCOIN 566660-0,19%
İstanbul
13°

PARÇALI BULUTLU

02:00

YATSI'YA KALAN SÜRE

Turan GÜZEL

Turan GÜZEL

21 Temmuz 2019 Pazar

KESTİREBİLENE AŞK OLSUN

0

BEĞENDİM

ABONE OL

KESTİREBİLENE AŞK OLSUN

Bir ülkenin dış politikası, kısa zaman içerisinde derin ve köklü başkalaşımlar, keskin dönüşler gösterebilir mi?

Çok ekstrem olaylar ve zamanlar haricinde genel hatlarıyla köşe taşları oturmuş, en az orta vadeli kararlar alınmış ve alınan bu kararların ana omurgasından ciddi sapmalar olmayan bir dış politika, olması gereken elzem bir politik davranıştır.

Ama eğer bir ülke hepi topu bir yıl gibi kısa bir zaman diliminde evvela Amerikancı, sonra Rusya, sonra Almanya taraftarı olabilir mi?

Hepsi ile aralarının belli bir düzeyde seyrediyor olması elbette anlaşılabilir. Lakin biri ile keskin bir düşmani tavır takınılıp kısa zaman sonra bir evvel ki düşman ile dostane ilişkilere evriliyor ise, orada sağlıklı bir dış politik anlayış ve uygulamadan bahsetmek malayani olacaktır.

Türk dış politikası, Cumhuriyet tarihi boyunca bu denli değişken, savruk ve yarını dahi kestirilemez bir boyutta seyrettiğine tanık olmak adeta imkânsızdır. Hele hele de birinci Dünya savaşından çıkmış ve ikinci Dünya savaşının önemli etkileri altında kalmış, her anlam da ciddi yokların ve yoksullukların hâkim olduğunu ve böylesi bir zaman diliminde dahi dış politik anlayışımız da böylesi başkalaşım gösterdiğine bile tanıklık olası değildir.

Komşu ülkeler ile olan ilişkilerimizden tutunda Türki Cumhuriyetlere, Amerika ile geldiğimiz noktadan tutunda Rusya ve oradan Avrupa birliğine varıncaya kadar, nereye elinizi atsanız orası elinizde kalır bir dış politik anlayışı nasıl ve nereye koyacaksınız?

Kestirebilene aşk olsun

Öyle bir ay ve ya bir yıl sonrasından bahsetmiyorum, bir hafta sonrası dış politik anlayışımızın nereye ve hangi devlete dost ve düşman bir tavır sergileyeceğini kestirebilen kaç kişiyiz Allah aşkına!?

Hülasa son derece tutarsız, kararsız ve rotasız bir dış politik anlayış, evvela devlet ve sonra da milletin geleceğine dair olumlu bir projeksiyon sunduğunu söylememiz pek mümkün değildir.

Bu denli değişkenleri elbette salt kendi iç dinamiklerin sonucunda meydana geldiğinden bahsetmiyorum. Ancak, dış politika, gerekli ve yetkin kişilerin konumlandırılmadığı bir yere, kısır bir döngünün içerisine mahkûm edildiği zaman, pek tabi ki dış dünyayı doğru okuma ve doğru kararlar almanın da önünde önemli bir bariyer olmaktadır.

Bütün bunların ana gerekçesi nedir?

Şayet bir ülke İlim, Bilim, ekonomik ve Askeri alanda olması gereken yerde değilse, nerede ne zaman duracağını, kiminle dost ve kiminle düşman olacağını kestirebilene aşk olsun.

Eğitim olarak bulunduğumuz konum, bilimsel çalışmalara verdiğimiz yatırım ve değer, ekonomik olarak sahip olduğumuz güç ve bütün bunların sonucunda askeri potansiyelimiz, dış politikanızın ne denli etken ve edilgen oluşunun temel parametrelerini oluşturmaktadır.

Her anlam da kendi kendisine yeterli olan, olabildiğince bağımsız bir ülke, Dünya da belirgin bir söz sahibi olacağından hareketle, dış politikasında da bu denli değişkenlikler göstermeyeceği gibi, dün ile bugün arasında düşman tanımlamasında da önemli sapmalar olmayacaktır.

İki milyon öğrenciden beş yüz binin üzerinde devasa bir kitlenin barajı dahi aşamadığı bir eğitim sisteminin üretken olması ve üretken bir nesli meydana getirmesi olacak gibi değildir. Ekonomik olarak geldiğimiz yere dair cümle kurmanın bile israf olacağı, ayrı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Acil eylem planı

İktidar,  bahsettiğimiz birçok alan da köklü ve çözüm odaklı bir acil eylem planı devreye sokmalı ve uygulamada ise ehliyet ve liyakat esasından asla taviz vermemelidir.

Hamasi söylemlerin, ırkçı çağrışımların, bazı değerlerin arkasına saklanmanın vakti haylidir geçmektedir. Sorunlarımıza gerçekçi bir yaklaşım sergilenmeli, pansuman değil, gerektiğinde ameliyat ve hatta atılması gereken uzvu kesip atmalıdır.

Esaslı, haysiyetli, kararlı bir dış politika, salt gaza getirici ırk merkezli çağrışımlar ile ve bu çağrışımlara çanak tutanların, seslendirenlerin vuzuha kavuşturacağı bir iş değildir.

Kendimize gelmenin ve bu modası geçmiş ırk merkezli çağrışımları elimizin tersi ile iterek arge çalışmaları ve yatırımlarına hız vermeli, eğitim sistemimizde rasyonel reform gerçekleştirilmeli, genç, dinamik ve üretken kişilerden ivedilikle istifa edilmelidir.

Vakit hayli geçiyor…

 

 

Devamını Oku

 WİKİLEAKS BELGELERİNE DE GİDELİM Mİ!? 

0

BEĞENDİM

ABONE OL

WİKİLEAKS BELGELERİNE DE GİDELİM Mİ!?

Bir dinin referans ve kaynağının çokluğu, o dinin müntesiplerinin fırka sayısını da verecektir. Ne kadar çok kaynak ve referans, o kadar çok algı, yorum, farklılık ve uygulamada ayrışmanın kaçınılmaz sonucunu doğuracaktır. Hele hele de bunlara, ‘’ kaynak ‘’ vurgusu yaparsanız eğer, bu durumda onların raf ömrünü de sınırsız kılmış olacak ve bir başka vahim durumla karşı karşıya bırakmış olacaksınız onca kitleyi. İşin ele avuca sığmaz, tanımlanması mümkün olmayan bir başka elim durumu ise, algı ve yorumların farklılığının rahmet olarak inanılmasıdır. Bu inanç dolayısıyla, bunca farklı yorum ve hükümsel ifadelerin teste tabi tutulmaması, üzerinde akıl yürütülmemesi gibi bir başka kutsiyeti meydana getirmektedir. Ve tabi bunca kutsiyet(!) ifade eden kaynaklar dolayısıyla, gerek dokunulmaz, eleştirilmez insanların sayısı artmakta ve gerekse de birden fazla kutsal metinlerimiz, kitaplarımız oluşmaktadır. Tüm bunların sonucunca herkesin kendine göre camiası, cemaati, hocası, âlimi ve uleması ortalığı istila etmekte ve kısır döngüye sokmaktadır bütün kitleyi.

Wikileaks belgelerine de gidelim mi?

Ya falan, seni falan yere vali tayin edeceğim. Bir dini konu hakkında ihtilafa düştüğün zaman nereye başvuracaksın?

Kur’an’a

Orada bulamazsan?

Sünnete

Orada bulamazsan?

Falana, falana ve falana…!

Şimdi başlığımıza gelecek olursak, madem ki dinsel bir konuda kaynak serbestliği bu denli geniş ise, o zaman sorunlarımıza wikileaks belgelerinin ne gibi bir günahı olabilir ki!?

Bir dinin okunması, öğrenilmesi ve yaşanılması için birden fazla kaynağı olduğu sürece, Filistin, Arakan, Irak, Suriye trajedisini daha asırlarca yaşayacağımızdan, kimselerin şüphesi olmasın. Zira unutmamalıyız ki, bu saydığım İslam (!) coğrafyasının bu denli kan revan içerisinde kalışının en büyük gerekçesi, haçlı ve emperyalist mantığın hegemonyası değil, kullanışa müsait, birbiri ile algı ve yorum olarak birbirleri ile uzak kalmış kitlelerin varlığından kaynaklanmaktadır. Bu farklar, ‘’ mezhep’’ gibi masum bir isimle bizlere yutturulmuş, olaya bir de farklılık rahmettir yalanı ile soslandırılarak, mevcut rezil halimize zemin hazırlanmıştır. Algı, yorum ve yaşamda ki bu denli makas farkında, nasıl bir rahmet, nasıl br hikmet olabilirdi? Bu denli birbiri ile uzak, bu denli bir biri ile ihtilaflı Müslüman kardeşler (!) nasıl yan yana gelecek, nasıl birbirleri ile hemhal olacak ve nasıl bir derdi ortak dert edineceklerdi!?

Algı, yorum, yaşam ve ayrışma Rahmet midir!?

Bunca açıklama ve bunca tespitler ve başımıza gelen sonuçlar sonrası, hala bu sözlere bir rahmet gibi bakmaya devam edecek, hala bu yalanları, güzide peygambere isnad etmeye devam edeceksek, timsah gözyaşları dökmenin kimseye faydası olmayacaktır.

kutsallarımızı, kutsal anlayışımızı, dokunulmaz sandıklarımızı masaya yatırma, sorgulama, analiz etme ve saptanmış yanlışlarımızdan bir an evvel kurtulma vakti gelmedi mi? Sorunlarımıza Kur’an merkezli bakma, çözümleri bu eksiksiz kitap üzerinden çözmeye dönüş vaktimiz gelmedi mi? Ayrışmanın, bölüşmenin, farklılaşmanın, ötekileştirmenin tek çözüm ve çaresinin tek ve asil kaynağının Kur’an olduğu gerçeğini iliklerimize kadar içselleştirme vakti gelmedi mi?

Devamını Oku

NELER OLUYOR DÜNYA DA

0

BEĞENDİM

ABONE OL

NELER OLUYOR DÜNYA DA
Neler olmuyor ki?
Bin bir türlü sorun, sıkıntı, savaş, ihtiras ve muhterislerin açık ve gizli hesapları ve dahi bir sürü hengâme seyrü sefer ederken Dünya da, bütün bu sorunların en büyükleri ve kahir ekseriyeti Türkiye sınırlarının etrafında cereyan etmektedir.
Dünya’nın borç miktarı, son on yılda yaklaşık yüz milyar dolara tırmanırken, toplam borç miktarı ise iki yüz elli trilyon dolara merdiven dayamış durumda. Oysa Dünyanın ürettiği toplam hâsıla doksan trilyon dolar iken, mevcut borcun kime olduğu, yani Dünyadan bu denli alacağı olanların kimler olduğu ise belirli değildir.
Birkaç gizli el, Dünya üzerinde aşağılık ötesi hesaplar yaparken, Dünyanın %10’unun %90’ına ve %90’ının da %10’una pay edildiği bir düzen/sizliğe duyarsız, umarsız, ilgisiz ve bilgisiz kalan milyarların varlığı, birkaç duyarlı ve bilgili tavır takınanları da hükümsüz, anlamsız ve değersiz kılmaktadır.
Dünyanın %90’ına hükmeden bu aşağılık güruh, daha doğmamış çocuğun bile hanesine yetmiş bin dolar borç yazarken, kendi hanesine yazılmış borca ( haraç ) itiraz etmeyenler, doğmamış çocuğun hanesine yazılmış borca itiraz edecek kişilikten zaten yoksundurlar.
Rakamların böylesine büyük makas farkı oluşturmuş olmasına rağmen, doymayan ve doymayacak olan bu güruh, Güney sınırlarımızda terör estirmeye devam etmektedirler.
Bu aşağılık güruh, enerji ve dolayısıyla ekonomik hedeflerine bir de siyasi ve evanjelik hesaplarını katarak tam bir kan gölüne çevirdikleri sınırlarımız ve komşularımızla birlikte ülkemizi tam bir istikrarsızlık ve karanlık bir geleceğin eşiğine hapsetmiş durumdalar.
Elbette bütün bunlar cereyan ederken siyasi erk’in yetersiz ve vizyonsuz tavırları da ekmeklerine yağ sürmüştür. Binlerce yıllık devlet yönetme aklına sahip olan ve bunu da sahada göstermesi gereken iktidar, hayretler içerisinde kaldığımız etkisiz, silik ve ciddiyetten uzak politikalar ile bu karanlık ve aşağılık planlara etkili bir tavır ve siyaset ortaya koyamamaktadır.
Birkaç cılız, etkisiz ve samimiyetten yoksun söylemlerin mevcut ateşi söndürmeyeceği zaten aşikârdır. Son on yıldır yürütülen yanlış dış politika sebebiyle gerek kendi iç sınırlarımız ve gerekse komşu ülkeler ile gerilen ilişkiler, mevcut sorunları daha bir içinden çıkılmaz durumlara çevirmiştir.
Bütün bu etkisiz, samimiyetsiz, ciddiyetsiz ve dolayısıyla yaptırımdan yoksun dış politika, Güney sınırlarımız ve özellikle de Akdeniz kıta sahanlığımız üzerinde daha bir cüretkâr tavır takınmalarına zemin hazırlamıştır.
Bahsettiğimiz cılız ve etkisiz serzenişlerin hiçbir ciddiyetinin olmaması, yaptırım gibi bir niyeti taşımıyor olması, Akdeniz üzerinde at koşturanların daha bir küstah tavır takınıyor olmalarında ki en büyük amildir.
Durum, her geçen gün daha bir girift hale dönüşürken, daha fazla kaybedecek vaktimiz yoktur. Türkiye Cumhuriyeti devletinin daha bir etkin, keskin ve cüretkâr tavır takınması bir zaruret halini almıştır. Zira gerek vakit ve gerekse alanın daralması devam ederken, sonra ki süreçlerde devreye sokulacak her türlü argümanın hiçbir kıymeti harbiyesi olmayacaktır.
Elbette alınacak kararların kendi içerisinde ciddi ve önemli riskleri vardır ve elbette alınması ve uygulanması gerekenlerin bir maliyeti de vardır. Lakin bütün bu riskler ve maliyetin üstlenememesi demek, bir sonra ki safhanın içlere kadar işgalini getireceğini görmemizi ve bu durumun çok daha büyük maliyetler doğuracağını kestirmemize engel değildir.
Önemine binaen bir kez daya yineleyerek diyorum ki, zaman ve saha daralıyor ve nefes alamayacağımız hale doğru evriliyor. Ya şimdi ya da daha sonrası için çok daha büyük vahamet…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.