Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
%0.41
BIST 1,124
%0.10
Dolar 7.67
%0.21
Euro 8.93
%0.04
Altın 458.66
REKLAM

DİNİ KAVRAMLAR ÜZERİNDEN SİYASİ ÜSTÜNLÜK ELDE ETME VEYA İDDİASINDA BULUNMA DÖNEMİ BİR DAHA AÇILMAMAK ÜZERE KAPANMALIDIR.

5 defa okundu kategorisinde, 13 Tem 2019 - 14:27 tarihinde yayınlandı

DİNİ KAVRAMLAR ÜZERİNDEN SİYASİ ÜSTÜNLÜK ELDE ETME VEYA İDDİASINDA BULUNMA DÖNEMİ BİR DAHA AÇILMAMAK ÜZERE KAPANMALIDIR.

CB Erdoğan Bosna dönüşünde Ali Babacan’ı kastederek, “Bu ümmeti parçalamaya hakkınız yok” deyi verdi ve kamuoyu çalkalandı, sosyal medyada yoğun bir tartışma ortamı oluştu.

Şimdi kısaca ‘Ümmet’ tanımı, İslami kaynaklarda nasıl bir karşılık bulduğu, Müslümanlarca nasıl anlaşıldığı ve Hz. Peygamber’in Medine’deki taraflarla birlikte imzaladıkları ‘Medine Vesikası’nda geçen ‘Ümmet’in ne manaya geldiğini izah etmeye çalışalım. Ve ardından da CB Erdoğan’ın bu ifadesinin neye karşılık geldiğini müzakere edelim.

Ümmet kelimesi Arapça bir kelime olup “e-m-m” kökünden bir isim olup asıl anlamı, sınıf ve cemaat demektir. Bu kelime Türkçe’de; bir peygambere inanan, bağlanan kavimler topluluğu; Kur’ân’da ise genel olarak din, müddet, zaman, (Hûd, 11/8), önder (İbrahim Peygamber) (Nahl,16/120) ve topluluk anlamlarında kullanılmıştır.
Kur’ân’da kendilerine peygamber gönderilen toplumlara “ümmet” denilmiştir. (Enâm, 6/42; Ra’d, 13/30) Bu manada “ümmet” kelimesi, mümin kâfir bütün insanları ifade etmektedir. Kendilerine peygamber gönderilen ümmetlerden îmân edenler de etmeyenler de olmuştur. Îmân edenlere ümmet-i icabe (peygamberin davetini kabul eden ümmet/toplum), îmân etmeyenlere de ümmet-i dave (îmâna davet edilen ümmet/toplum) denir.

Rasulullah’ın ümmetten ne anladığı konusundaki temel veri, Medine Vesikası olarak bilinen Hz. Peygamberin Mekke’den gelen muhacirler, Medine’de Evs ve Hazreç’ten oluşan Ensar, henüz Müslüman olmamış Medine Müşrikleri, Medine’de yerleşik Yahudi kabileleri ve az sayıda da olsa Hıristiyan topluluklarla birlikte imzaladıkları anlaşmanın (vesikanın) 2. maddesidir.

Medine şehir devletini oluşturan toplulukları, bunların birbiriyle ve yabancılarla ilişkilerini, bu toplulukların idarî ve adlî yapılarını, fertlerin sahip olduğu din ve vicdan hürriyetini belirli esaslara bağlayan metin, şekil bakımından bugünkü anayasalardan bir hayli farklı olmakla birlikte muhtevası itibariyle anayasa mahiyetindedir. Nitekim Batılı araştırmacılar da belgeyi “Medine anayasası” (The Constitution of Medina) olarak adlandırmaktadır. Muhammed Hamîdullah bu vesikanın tarihte tesbit edilebilen ilk yazılı anayasa olduğunu belirtmektedir (İslâm Peygamberi, I, 206; DİA, III, 153).

Anlaşmanın birinci maddesi; “Bu vesika, Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve bunlara tâbi olanlarla sonradan onlara katılmış olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için düzenlenmiştir.” Hemen akabinde gelen ikinci madde ise; “Vesikayı imzalayanlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkil eder.”

Şimdi bundan ne anladığımızı müşahhas kılmak için o günün Medine’sinin demografik, dini, sosyal ve siyasi tablosunu da görmek lazım; İslâm’dan önce Medine’de herhangi bir devlet yoktu. Şehirde Evs ve Hazrec kabilelerine mensup Araplar’la Benî Kaynukā‘, Benî Nadîr ve Benî Kurayza Yahudileri yaşamaktaydı. Evs ve Hazrec kabileleri zamanla Yahudilere karşı üstünlük sağlayarak şehre hâkim olmuşlardı. Bu iki kabile arasında çıkan anlaşmazlıklarda bazı Yahudiler Evs’in, bazısı da Hazrec’in yanında yer alıyordu. Meselâ hicretten beş yıl önce (m. 617) meydana gelen Buâs harbinde (Yevmü Buâs) Benî Kurayza ve Benî Nadîr yahudileri Evsliler’le, Benî Kaynukā‘ da Hazrecliler’le ittifak kurmuş, savaş Evs kabilesinin galibiyetiyle sonuçlanmıştı. Öte yandan Yahudi kabileleri arasında da zaman zaman anlaşmazlık ve çatışmalar meydana gelmekteydi. Siyasal alandaki durumun aksine yahudi kabileleri ekonomik alanda Araplar’dan daha üstündü ve ziraat, ticaret, demircilik, silâh yapımı, dokumacılık, kuyumculuk gibi meslekler onların elindeydi.

Bu sırada Medine nüfusunun 10.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunların 6000’ini Araplar, 4000’ini Yahudiler teşkil ediyordu. Medine’deki Müslümanların sayısı 1500, müşrik Araplar’ın 4500, Yahudilerin 4000 civarında idi. Ayrıca şehirde çok az sayıda Hıristiyan yaşamaktaydı. Mekke’den gelmiş olan muhacirlerin toplam sayısı tam olarak bilinmemektedir.

Vesikada, Medine’de yaşayan dinî, siyasî ve etnik grupların iç işlerinde bağımsız, dış tehlikeler karşısında birlikte hareket etmelerini öngörmesi, şehirde siyasî birliği sağlayan, din ve vicdan hürriyetini, can, mal ve namus güvenliğini hukukî güvence altına alan vb. temel hükümler yer alıyordu. Taraflar bu anlaşmayla bir konfederasyon oluşturmuşlardı. Belgede önce şehir devletini teşkil eden gruplar sayılmakta ve bunların siyasî bir bütün (ümmet) oluşturdukları belirtilmektedir.

Burada ilginç ve dikkat çeken bir şey, anlaşmaya taraf olanlardan Hıristiyanlardan sonra en az sayıda olan Müslümanların (Toplam nüfusun yedide biri) Peygamberi, önderi olan Hz. Muhammed’in (sav) taraflar arasındaki anlaşmazlıklarda son yargı mercii, siyasi önder ve ordu kumandanı olarak kabul edilmiş olmasıdır. Bu durum, Müslümanların fikri üstünlük, siyasal güç ve etkinliğinin de önemli bir işaretidir. Yukarıda ifade edildiği gibi nesiller boyu süren kabililer arasındaki savaş hali Hz. Peygamberle birlikte noktalanmakta ve Medine’de yaşayan herkesin can, mal ve namus emniyeti hukuki bir güvenceye kavuşturulmaktaydı. Bugünkü anlamda şehir halkı teşkilatlı bir yapıya kavuşuyor ve herkese anayasal vatandaşlık statüsü getirilmiş oluyordu.

Gelelim CB Erdoğan’ın ifadesine; “Bu ümmeti parçalamaya hakkınız yok” Şimdi bu ne manaya geliyor? Herhalde, klasik manada, Türkçede anlaşıldığı şekliyle kendilerini Türkiye’deki Müslümanların (ümmetin) tabi/doğal lideri ve dolayısıyla bu anlayışa muhalefet eden herkesi de ‘ümmeti bölen’ olarak görüyor. Aslında bu anlayış bize pek yabancı değil. CB Erdoğan’ın da bir siyasetçi olarak neşet ettiği milli görüş geleneğinde böyle bir damar hep var olagelmiştir. Çevresi rahmetli Erbakan Hocayı da ‘Ümmetin lideri’ görmüş, takdim etmiş ve Müslüman mahalleden karşısına çıkan her bir siyasal hareketi de benzer suçlamalarla ötekileştirmiştir. O günleri hatırlıyorum; biraz uçta olan bazı mensupların, ‘ümmetin liderine rağmen ortaya çıkan başka siyasi liderlerin katlinin vacip olduğuna’ dair beyanlarına da tanıklık etmiştim. Veya başka bir ifadeyle; ‘Biz hakkı temsil ediyoruz, bunun dışındakiler batıldır…’ anlayışı yaygın bir kanaatti. O günde bu anlayışın fevkalade yanlış olduğunu, siyasal partilerin seküler yasaların bir ürünü olduğunu ve dolayısıyla parti ve liderine benzer kutsiyetlerin atfedilmesinin son derece yanlış olduğunu muhataplara ifade ediyorduk. Evet, aynı yanlış anlayış bugün yine nüksetti. Demek ki beslenen havzada edinilen bazı alışkanlıklar, edinimler kolay kolay çıkmıyor. Demokratik rejimin yasalarıyla (zımni anlaşmalarıyla) kurulan siyasal partiler yine herkesin baştan kabul ettiği şekliyle, tabi olduğu mevzuat gereği seçimlere katılırlar. İktidar partisinin dilinde pelesenk olan ‘milli iradenin’ tecellisiyle, ya milletin teveccühüne mazhar olup iktidar olurlar veya muhalefette kalarak iktidarı denetlerler. Oyunu kazandıktan ve de rakiplerini öttükten sonra ‘oyun buraya kadardı, seçim meçim; yeni, eski parti demem bundan böyle mülkün sahibi benim, kimseyle bölüşmem’ anlayışı anlaşmanın hilafına bir harekettir ki, asla tevil götürmez. Hangi yasalarla bir yerlere gelmişseniz aynı yasaların sonucu olarak da gitmeye razı olmanız gerekir. Bu pozitif hukukta böyle olduğu gibi İslami anlayış da bunu gerektirir. ‘Ben/biz varsak ümmet (toplum) selamettedir, yoksa delalettedir’ gibi bir anlayışın ne akli ve ne de nakli bir izahı olur!.. Yine tekrarlıyorum; Siyaset alanı seküler bir alandır. Partilerde buna uygun tanzim edilen yasalarla kurulurlar. Bu anlamda partilerin ve liderlerinin birbirine karşı bir rüçhaniyeti sözkonusu olamaz. Yasalara göre herkesin parti kurma ve seçimlere girme hakkı vardır. Bu hakkı hiçbir mülahaza ile sınırlandıramazsınız ve yok sayamazsınız. Hele hele dini bazı kavramlar üzerinden siyaseti dizayn etmeye kalkışmak her şeyden önce dinin mahiyetine ve hukukuna haksızlıktır. Umut ve temenni ediyorum ki, bundan böyle ‘din üzerinden’ siyasi alan oluşturma gayretleri, çabaları son bulur ve dini hayat da hürriyetine kavuşur.

Haber Editörü : Tüm Yazıları
Tahsin Hasan
Yorum Yaz