Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
%-3.88
BIST 1,144
%0.12
Dolar 8.09
%0.14
Euro 9.57
%0.12
Altın 495.03
REKLAM

GÖKBÖRÜ VE DİŞİ KURT ASENA

126 defa okundu kategorisinde, 08 Eyl 2019 - 16:02 tarihinde yayınlandı

GÖKBÖRÜ VE DİŞİ KURT ASENA…

“Geçen haftaki yazımda, ”Zamanının tümünü bozkırda geçiren atalarımız, okunması gereken asıl kitabın insan, doğa ve evren üçlüsü olduğunu anlamış ve törelerini doğanın değişmez yasalarına uygun olarak düzenlemişlerdir” demiş, hürriyet ve bağımsızlık timsali Bozkurdun zaman anlamına geldiğini hatırlatmış, aklını işletip yeni değer üretmeyen milletlerin zamana yenildiklerini, koyunluktan kurtulup bozkurtluk ve daha ilerisi olan çobanlık mertebesine geçemediklerini anlatmıştım. Türk kültüründe demirperdeye benzetilen algı tutukluluğunu aşabilmek için aklen hür olmak gerektiğini ve bunun da ancak dişi kurdun öncülüğünde başarılabileceğini sözlerime eklemiştim.

Bugünkü yazımda bu konuyu biraz daha açacak, eski Türklerin, tasavvufta Adetullah adı verilen o tabiat kanunlarını nasıl okuduklarını ve törelerine nasıl uyarladıklarını anlatacağım. Böylece hem Türk töresindeki Bozkurt sembolünün gizli manasını, hem de doğa güçlerine ait özelliklerin mitoloji ve efsanelerde neden Tanrılaştırıldığını daha iyi anlamış olacaksınız.

Beşeri olan tüm yasalar değiştirilebilir, ama ilahi yasalar diye de adlandırılan doğa kanunları değiştirilemez. Çünkü beşeri yasalar kaynağını coğrafyaya göre farklılık gösteren iklim koşullarından alırken, ilahi yasalar kaynağını evrenin işleyişinden alır ve bu işleyiş hiç şaşmaz. Örneğin çok sıcak bir iklime sahip olan Afrika’da çıplaklık gerekliliktir, ayıp olarak görülmez. Çünkü ne kadar az giysi giyilirse, terleme sonucu vücutta oluşan su kaybının önüne o kadar çok geçilir ve ideal vücut ısısı korunur. Kuzey Asya stepleri gibi çok soğuk bölgelerde ise tam tersi geçerlidir, orada giyinmek bir gerekliliktir, aksi halde insan soğuktan donabilir. Az ya da çok giyinmek ve hiç giyinmemek dış koşullara bağlı kurallardır ve ortama göre değiştirilebilir.

Dünyanın her yerinde geçerli ve değiştirilemez olan ilahi yasalara en iyi örnek ise mükemmel ayarlanmış bir sistem olan vücut ısısıdır. Solunum sıklığı ve nabız hızına bağlı olarak insanların vücut ısısı 36.5 – 37.2 derece aralığında gidip gelir. Yaşanılan yere bağlı değildir. Ne soğuk havada çok yukarı çıkar, ne de sıcak havada çok aşağı düşer, hep belirli bir derecede kalır, değiştirilemez. Dile, dine, ırka, renge, cinsiyete bağlı da değildir, herkes için geçerlidir. Vücut ısısı, deri ve ter bezleri ile kontrol altında tutulur ve vücudun dengeleme sistemleri sayesinde sürekliliği sağlanır. Sıcak hava ya da fazla hareket sonucu ısı artınca Hipotalamus adı verilen beyincikteki termostat, vücudu soğutmak üzere terlemeyi başlatır. Yine soğuk hava nedeniyle ısı düşünce aynı organ bu defa ısıtma işlemini başlatır. Kaslar hemen kasılır, titreme gelir, derideki kan damarları daralarak kanın yüzeyden hayati organlara akmasını sağlar. Böylece vücut ısısı yükselip, ideal derecesine çıkar ve termostat durur. Tıpkı klima gibidir beyincik. Zaten tüm bilimsel keşif ve makineler, kaynağını insan vücudu ve doğanın işleyişinden alır. Bu yönüyle insan, kusursuz bir taklitçidir.

Gökbörü ile bunların ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim. Çok alakası var, acele etmeyin, birazdan öğreneceksiniz.

Doğayla iç içe, doğa ile aralarına perde çeken maddeden uzak bir yaşam sürdüren atalarımız, sürekli kendilerini ve doğayı izlediler. Onlar okumaya izlemek dediler. Asırlar sonra torunları, doğa okullarına işte o yüzden izci kampı adı verdiler. Gece yıldızları, gündüz tabiatı izleyerek varoluşa dair cevaplar aradılar. Uzun izlemeler neticesinde, önce insan denen varlığın kaba et ve kemikten oluşmadığını, derinin altında düşünen ve duygulanan bir ruh bulunduğunu, ama bu ruhun beden gözü ile görülemediğini fark ettiler. Sonra da kendi bünyeleri ile doğanın bünyesi arasındaki benzerliği keşfettiler. Tıpkı ruh gibiydi hava. Coştuğunda neşeleniyor, tatlı bir rüzgâr esiyor, kızdığında öfkeleniyor, fırtına kopuyordu. Havayı gözle göremiyor ama onun kaldırdığı tozu, dumanı, kumu, samanı görüyorlardı. Sadece görmekle kalmıyor, yüzlerine çarpan yelden şiddetini hissediyor ve çıkardığı sesi de işitiyorlardı. Derken bir gün bir şey dikkatlerini çekti. Konuşmayı bilmiyordu yel, ama kurtlar gibi “Uuu!!!” diye ulumasını çok iyi beceriyordu.

İşte bu benzerlik onların zihninde, gökte yaşayan, görünmeyen, ama çok kudretli olduğunu hissettiren, Göksel bir Kurt resmi çizdi. Üstelik gece gökyüzünde yıldızların çizdiği o Büyük Kurt’u, Sirius’u da izliyorlardı. Bu öylesine kudretli bir varlıktı ki bazen o güçlü nefesini içine çekiyor, çekimin şiddeti devasa hortumlar oluşturuyor, kökü zayıf ağaççıkları yerlerinden söküyor, yerde ne bulursa hepsini emip göklere kaldırıyor, sonra tekrar nefesini geriye püskürterek, onları hızla yere atıp parçalıyordu. Hele tayfun, bora gibi hallerinde çok acımasız oluyordu. Uzun süre aç kalan kurtların avlarına saldırdığı anlardaki gibi gözlerinden şimşekler çakıyor, ağzından yıldırımlar saçıyordu. İşte bu benzerlik nedeniyle, gökte yaşayan bu hayali Dev Kurt’a Bora anlamında Börü adını taktılar.

İlk Türklerin düşünce yapısına göre Gökbörü dünyanın ruhu, doğanın nefesiydi. Hem ısısını ayarlayan kliması, hem de süpürgesiydi. O büyük ruh zamanın sahibiydi, dilediğini yapmakta özgürdü. Kapıları açıyor, kapıyor, ses yapıyor, bir yerden alıp başka bir yere götürüyor, önüne ne çıkarsa silip süpürüyor, havayı ısıtıyor ve soğutuyordu. Hem çok iyiydi, hem çok acımasızdı bu ilahi varlık. Daima merhametine ve gücüne ihtiyaç vardı. Ama gazabından korunmak için kızdırılmaması gerekliydi. Ona karşı gelmek mümkün değildi. Tüm bu yönleriyle büyük bir saygıyı hak etmişti.

 

İşte böylece Gökbörü, hem Göktanrının, hem de Türk uygarlığının sembolü oldu. Kurulan ilk Türk devletleri bayrak, arma, giysi ve eşyalarına hep Kurt motifi işlediler. Oy adını verdikleri çadırlarının önüne, kötü ruhları kovması için üzerinde Altın Kurt başı bulunan direkler diktiler. Gökbörü’yü Anaları sayıp, göğe An, dişi kurda da asıl anamız anlamında Asena adını verdiler. Göğü temsil eden o dişi kurt, söylencelerde, Türkleri yok olmaktan kurtarmak için yerdeki dişi kurdun bedenine indi ve son Türk erkeğiyle birleşip ondan on çocuk doğurdu. Oysaki ilahi yasalar gereği kurdun insandan hamile kalması mümkün değildi. Bu olay manevi bir şeydi.

Sonra bu on çocuk, Göktürklerin on boyunu oluşturdu. Kavimler göçüyle dünyanın dört bucağına dağılan o boylar, gittikleri her yöreye inançlarını da taşıdılar. İşte bugün bu sayede kimlerin Türklerle akraba olduğunu anlıyoruz. Örneğin Etrüsk mitolojisinde Kurt Ananın sütünü emen ikizler Roma uygarlığını kurdular. Japonlar da kurda büyük tanrı manasına gelen ökami dediler. Kısacası Türkler Kurtları hep kutsal bildiler ve yerdeki bozkurtların Göktanrının silueti olduğuna, ata ruhlarının da ölmediğine ve diledikleri zaman bozkurt donuna girdiğine inandılar. Onların inancına göre sadece ata ruhları değil, Kurt Ana’nın seçip kut verdiği başbuğ da bozkurt donuna girebiliyordu. Böyle başbuğlara zamana hükmeden manasında sahipkıran ünvanı verdiler. Savaşlarda başbuğun uyguladığı, kesin zafere ulaştıran taktiğe de kurt kapanı dediler.

Tabiat dinine inanan eski Türklerin, kurtlara beslediği saygının izlerini günümüzde hala izci obalarında ve bazı masallarda görmekteyiz. İzci obalarının en küçük birimi olan öbeklerdeki minik izcilere, zorlu doğa koşullarında hayatta kalmayı başaran kurtları örnek almaları için yavrukurt deniliyor. Batıya göç eden Türklerin uydurduğu kırmızı başlıklı kız masalında yine kurt kültüne dair sırlar şifrelenmiştir. Kalpleriyle akledenlere hitap eden bu masalda Avcının temsil ettiği Sahipkıran, Kurdun temsil ettiği Zamanın karnını yarmakta ve içinden Yaratıcı Aklın simgesi büyükanne Asena ile onun soyunu sürdüren kırmızı başlıklı kızı, yani al bayraklı Türkleri çıkarmaktadır. Nitekim bu masal 30 Ağustos 1922’de gerçek olmuş, son Sahipkıran Atatürk, gerçekten de yaşlı kurdun yemek üzere olduğu Türk Milletini, Asena’nın yardımı ile Zamanın karnından çekip çıkarmıştır. Aziz ruhu şad olsun.

Burada sözü balla kesiyor ve sırlarla dolu yeni bir yazıda tekrar buluşmak dileğiyle Şen ve Esen kalın yavrukurtlarım diyorum…

Ayşe Işık PEHLİVANOĞLU

08.09.2019/İstanbul”

Haber Editörü : Tüm Yazıları
Ayşe Işık Pehlivanoğlu
Yorum Yaz