Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
%-1.30
BIST 1,112
%0.69
Dolar 8.35
%-0.10
Euro 9.67
%1.39
Altın 504.29
REKLAM

HALKIN KARAR SÜREÇLERİNE ETKİN KATILIMI UHUD SAVAŞI ÖRNEĞİ…

14 defa okundu kategorisinde, 27 Tem 2019 - 04:36 tarihinde yayınlandı

HALKIN KARAR SÜREÇLERİNE ETKİN KATILIMI
UHUD SAVAŞI ÖRNEĞİ…

Fahrettin Dağlı

Bugün çağdaş dünyanın, zararı en aza indirilmiş diye tanımladıkları ‘Demokrasi’ rejimi, kısa tanımı itibariyle ‘halkın doğrudan veya seçtikleri temsilcileri vasıtasıyla yönetimde söz ve karar sahibi olmasıdır.’ Demokrasi, çoğulcu bir karaktere sahiptir. Çoğunluğun kararının azınlık haklarının da gözetilerek uygulandığı rejimlerdir. Demokratik toplumlarda toplumun tüm meseleleri halk meclislerinde görüşülüp, istişare/müzakere edilir ve karara bağlanır. Tek kişinin veya azınlığın değil çoğunluğun ortaklaştığı kararlar yasalaşır ve uygulanır.

“Bugün demokrasi ile idare edildiği iddia edilen kaç ülkede bu anlama uygun işleyen bir idari yapı-sistem var?” Bu soruya verilecek cevabın bir ucunda ‘monarşi ile idare edilenler ve diğer ucunda ileri demokrasinin uygulandığı ülkeler… Bir uçtan diğer uca kadar geniş bir yelpazenin farklı renk ve desenleri sözkonusu…

Şimdi bir de 1443 yıl öncesine dönelim. Yeryüzünde ‘kralların’, ‘kisraların’, firavunların keyfi yönetimlerinin cari olduğu yüzyılda insanlık paratoneri Hz. Peygamber bir ilke imza atıyordu. Çağının imparatorluklarında halkın iradesi yok sayılırken, Hz. Peygamber toplumunu ilgilendiren bir konuda (Uhud Muharebesi öncesinde savaş stratejsi istişaresi) meclisi toplamış; erkek, kadın ve gençlerin katılıp reylerini beyan ettikleri serbest bir müzakere platformunda, herkesin tek tek görüş ve kanaatlerine başvurulmuş ve dikkate şayandır ki, Hz. Peygamberin şahsi görüşüne muhalefet edilmiş ve neticede görüşünün hilafına karar çıkmıştır.

Hz. Peygamber üzerlerine doğru harekete geçen Mekkeli müşrik ordusuna karşı yapılacaklarla ilgili olarak Medineli Müslümanları topluyor ve istişare ediyor. Hikmete mucip ki, Hz. Peygamber o gece bir rüya görüyor ve rüyasında bir mağlubiyetin yaşanacağını tabir ediyor. Bu nedenle bir gurup arkadaşı ile birlikte ‘Medine’de kalıp savunma savaşı verilmesini savunuyorlar. Buna karşın gençlerin ağırlıkta olduğu bir gurup da cephe savaşı verilmesini hararetle savunuyorlardı. Yapılan işari oylamada ‘cephe savaşı’ verilmesini savunanların görüşü benimsenmiştir.

Hatta öyle ki, karar sonrasında meclisteki biraz yaşlı konumdaki sahabelerin gençlere ‘Hz. Peygambere muhalefet etmelerinin doğru olmadığı’ şeklindeki ikazları sonucunda pişmanlık duyan gençler, Hz. Peygambere gidip özür dileyip, ‘reyinde muhtar olduğunu, taleplerinde ısrarcı olmadıklarını’ iletmişlerdir. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Bir Peygambere, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından çıkarmak yakışmaz.” diye karşılık vermiştir. Bunun zımni tercümesi veya soyutlaması şudur; ‘Bir önder/bir başkan istişare sonucunda alınan bir kararı Allah’a tevekkül ederek icabını yerine getirir ve Allah’ın hükmüne ram olur.

Savaş sonrasında Hz. Peygamber’in alınan sonuç karşısında göstermiş olduğu tutum ve davranış da bugün bizim için önemli bir örnekliktir. Malum, Uhud Savaşında arızi bir mağlubiyet yaşanmış ve çok sayıda sahabe şehit düşmüştür. Bunların arasında Hz. Peygamberin yakın akrabaları ve sevgili dostları vardır. Hz. Peygamber sadık rüyasında bir mağlubiyetin yaşanacağını görmüş ve bunu arkadaşlarıyla paylaşmış; akli ve nakli sebeplerle savunma savaşının daha uygun olacağı kanaatini ifade edip, istişareye açmış ve buna rağmen ağırlığını gençlerin oluşturduğu bir gurup buna muhalefet etmiş, cephe savaşını ısrarla savunmuşlar ve savaşın neticesinde malum sonuç hasıl olmuş. Herhalde sıradan bir komutanın tepkisi şu olurdu; ‘Ne yaptınız? Bizi bu mağlubiyete siz sürüklediniz. Sonuç ortada; O kadar can ve mal kaybı ve o kadar da zayiat!..’ Ancak Rasulallah bunu yapmadı. Ne yaptığını ayet haber veriyor;

“Sen onlara sırf Allah’ın lütfü sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.” (Ali İmran 159)

Mevzuya ufak bir ara verip ayette geçen bir kelimenin kök anlamını paylaşmak istiyorum; Türkçeye ‘danış’ olarak çevrilen “şâvir” kelimesi, müşavere mastarından türemiş emir kipidir. Sözlükte müşavere “arı kovanından bal almak, danışıp görüş almak, işaret almak” gibi manalara geliyor; aynı kökten olan şûra ile eş anlamlıdır.

Ayetin bu kelimesinin manasından anlıyoruz ki, istişare etmek arı kovanından bal almaktır. Bu kadar önemli ve bu kadar faydalı…

Tekrar dönelim mevzuya…

Evet, acı sonuca rağmen Allah Resulü arkadaşlarını paylamak yerine Allah’ın lütfuyla onlara yumuşak davranıyor. Eğer aksini yapmış olsaydı arkadaşları etrafından dağılıp giderlerdi. Bundan şunu anlıyoruz; Ne olursa olsun istişare sonucunda alınan karar artık bir kişinin değil umumun kararıdır. Kararın neticesinde doğacak olan olumlu veya olumsuz sonuç hiç kimse için ne bir yergi ve nede bir övgü vesilesidir. Zafer de, mağlubiyet de umumundur. Yine ayetten şunu anlıyoruz; Mü’minler her mağlubiyetin sonrasında aldıkları kararları tekrar gözden geçirmeleri, yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı bir muhasebe süreci geçirmeleri tavsiye edilmektedir. Elbette gençler ısrarcı davranmakla hata işlemişlerdir. Akıl ve nakilden çok duygu ve hislerine mağlup düşmüşlerdir. Bu nedenle Allah, Resulüne onlar hakkında af ve bağış dilemesinde bulunmasını emrediyor. Ve ne büyük bir hikmettir ki, bütün bunlara rağmen yine Cenabı Allah Resulüne hitaben; “İş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah Kendisine güvenenleri sever.” diye ifade buyuruyor.

Allah Resulünün arkadaşlarıyla olan bu mevzubahis istişare ahlakı ve onlara karşı gösterdiği hoşgörülü ve affedici tutumu sayesinde çok sayıda insanın İslam’a girdiği rivayet edilmiştir. Zaten Müslüman için asıl olan sözel tebliğden ziyade amel / eylem / hal ile muhatabı nezdinde iyi bir örneklik/temsil bırakmaktır.

Allah istişareyi emrediyor Peygamberine (dikkat buyurun lütfen; istişare tavsiye edilmiyor, emrediliyor). Kimlerle? Arkadaşlarıyla, dostlarıyla!..-Haşa- Allah, Peygamberine yetmiyor muydu? Ona yapılacaklar veya yapılmayacaklarla ilgili doğru yolu göstermiyor muydu, bildirmiyor muydu? Allah bunların hepsini yapacak kudrettedir. Ancak vazettiği dini insanlar yaşayacak; akıl-nakil dengesiyle yollarını bulacaklar, düzenlerini kuracaklar ve birbirleriyle ihtiyaç halinde ilişkili yaşayacaklar!.. Toplumsal yaşamın bir düzen ve nizam içerisinde yürüyebilmesi için de kültüre ve yol göstermelere, örneklemelere ihtiyaç var. Bir takım olaylar üzerinden Allah, Peygamberine ve onun ümmetine usul, yol, yordam öğretiyor. İşte bu mevzuda da yani Uhud öncesi ve sonrasında yaşananlarla ilgili öğretici sahneler yaşatılıyor. Müminlere hayat boyu karşılaşabilecekleri problemleri aşabilmesinin bilgisi öğretiliyor.

Burada “iş hakkında onlara danış” şeklindeki ilâhî buyrukla Hz. Peygamber’in şahsında bütün ümmete ve özellikle yöneticilere danışarak iş yapmaları emredilmiştir. Başka bir âyette de “İşleri aralarındaki danışma ile yürür” (Şûrâ 42/38) buyurularak istişare ile hareket etmek Müslümanların üstün meziyetleri arasında sayılmış, böylece Müslüman toplumlarda yönetimin şûra ve meşveret esasına dayanması gerektiği belirtilmiştir.

Allah’ın Peygamberi de Rabbinin bu emrini harfiyen uyguluyor ve sonuçtan asla pişmanlık duymuyor.

Ve Rasulallah bu siyaset usul ve üslubunu da ömrü boyunca sürdürmüştür;

Rivayet edilen hadisler:

‘Sen işlerinde onlarla istişare et.’ âyetiyle emrolunduğu zaman, ben Resûlullah kadar istişare eden birisine rastlamadım.”

“İstişare eden pişman olmaz.”

“Biliniz ki, Allah da Resulü de müşavereden müstağnidir. Ancak Allahü Teala bunu benim ümmetime bir rahmet kıldı. Onlardan her kim istişare ederse hayırdan mahrum olmaz, her kim de terk ederse hatadan kurtulmaz.”

“İstişare eden bir topluluk işlerinin en doğrusuna muvaffak olur.”

Başöğretmeni Hz. Peygamber olan sahabe de bu şuuru içselleştirerek yaşadılar. Herhangi bir yanlışı, hatayı fark ettiklerinde hemen Hz. Peygambere, ‘Bu Allah’tan gelen bir emir mi, yoksa sizin kendi kanaatiniz mi?’ diye sorarlar ve eğer ‘Benim kendi düşünce ve kanaatimdir’ cevabını aldıklarında ‘hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyerek Hz. Peygamberin düşüncesine, tercihine aykırı da olsa kendi kanaatlerini özgürce ifade etmişlerdir. Ve çoğu zaman da Allah Resulü arkadaşlarının kanaatine iştirak edip, kendi tercihinden vazgeçmiştir.

Bu gelenek Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde de
korunmaya çalışılmış ve istişare müessesi işletilmesine titizlik gösterilmiştir. Özellikle Hz. Ömer döneminde farklı uzmanlıklarla ilgili olarak istişare meclisleri işletilmiştir. Ne yazık ki, Muaviye ile birlikte bu siyasi ahlak ve kültürde yok edilmiş, inşa edilen cumhurun reyine dayalı istişare sistemi monarşiye evirilmiştir. Emevi tarihinin 2,5 yıllık Ömer B. Abdülaziz dönemi istisna olmak kaydıyla İslam beldelerinde Kur’anın emri ve Hz. Peygamberin sünnetine uygun bir siyasi yönetim modeli bir daha kamil anlamda gerçekleşememiştir. İmam Mevdudi bu mevzu ile ilgili değerlendirmesinde Monarşik rejimleri ağır bir eleştiriye tabi tutmuş ve sonuç olarak bu rejimleri tabiatları gereği ‘Küfür rejimleri’ olarak nitelemiştir.

Kanaatim, yorumum o ki, sözkonusu ettiğimiz istişare müessesenin bugünkü karşılığının yasama meclisi ve yürütme organı olduğudur. Halk adına temsil görevi gören vekillerin oluşturduğu meclis, anlaşılan şekliyle bir şura organıdır. Yürütme organı, uygulamayı düşündükleri genele ilişkin hususların müzakereye tabi tutulup olgunlaştırılması adına istişari kurul vazifesi gören TBMM’ne gönderir ve buna paralel olarak halkın da istişareye dolaylı olarak katılmasını sağlamak için kitle iletişim vasıtalarıyla halka duyurur ve geri bildirimlerini de alarak TBMM’de olgunlaşmasını sağlar. Bu usul güdülerek yapılan yasalar, nizamnameler halkın ihtiyacını karşılar ve işlerini kolaylaştırır. Ne yazık ki, TBMM’nin daha fonksiyonel bir görev üstlenmesini beklerken güya İslami hassasiyetler adına siyaset yaptıkları iddiasında olanların döneminde işlevsiz kılınmıştır.

İnanıyorum ki, Allah’ın muradı da halkın karar süreçlerine etkin katılımıdır. Bunu hayata geçirecek sistemin oturtulmasıdır. Halkın kendileriyle ilgili karar süreçlerine temsilcileri vasıtasıyla katılımı, çağımızın geliştirilmiş idare sistemidir. Hedef, buna daha ileri bir işlev kazandırmaktır. Allah’ın Peygamberi vasıtasıyla 1440 yıl önce gönderdiği dinin bu zamanın gelişen insani ihtiyaçları karşılayabilmesi ancak zamanın ruhuna uygun bir şekilde yeniden yorumlanmayı/içtihatta bulunmayı gerektiriyor. İslam dünyası bu açılımı yapmadığı sürece dünya milletleri arasında öykünülen bir siyasi yapı değil tam aksi hor ve hakir görülen monarşik yapılar olmaktan kurtulamayacaklardır. İslam dünyasının bu cari siyasi rejimleri Allah’ın ve Resulünün muradı değil, olsa olsa kişilerin keyfi arzu ve iştahalarının bir karşılığıdır. Dolayısıyla Allah’ın rızasına muhaliflerdir. İslam adına kişilerin arzu ve isteklerinin tabulaştırıldığı bu rejimleri İslam’la telif etmek Allah’a ve Resulüne iftiradır.

Haber Editörü : Tüm Yazıları
Fahrettin DAĞLI
Yorum Yaz