DOLAR 9,26200.91%
EURO 10,79210.69%
ALTIN 525,89-0,78
BITCOIN 565929-0,12%
İstanbul
13°

PARÇALI BULUTLU

02:00

YATSI'YA KALAN SÜRE

TÜRKİYE’NİN BİRLİĞİ NASIL SAĞLANABİLİR?

ABONE OL
2 Mayıs 2021 20:22
0

BEĞENDİM

ABONE OL

TÜRKİYE’NİN BİRLİĞİ NASIL SAĞLANABİLİR?
Nurettin Dursun

Türkiye, 1984 Şemdinli saldırıları ile başlayan ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşanan çatışmalardan dolayı çok sıkıntılı bir dönem geçirdi. Bu dönem, Türkiye için büyük kayıpların yaşandığı bir dönemdir. Çok sayıda güvenlik görevlimiz ve vatandaşımız bölgede yaşanan çatışmalarda hayatını kaybetmiştir. Bu çatışmalarda uğradığımız zarar 250 milyar dolar civarında olduğu, siyasetçilerimiz ve devlet adamlarımız tarafından zaman zaman açıklanmaktadır. Bölgede yaşanan PKK saldırıları, etnik milliyetçiliği körükleyerek Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden boyutlara ulaştı. Bölgede yaşanan çatışmalar, tarih boyunca bir arada ve birlikte yaşadığımız, kader birliği yaptığımız ve Kurtuluş Savaşını birlikte verdiğimiz Türkler ve Kürtler arasında düşmanlık duygularının doğmasına yol açtı.

Kurtuluş Savaşında uğradığımız işgale karşı ilk mahalli direnişi başlatan Güneydoğu vilayetleridir. İnsan unsuru bakımından düşük oranda da olsa, bu bölgenin PKK’ya destek verdiği bilinmektedir. İstiklal Savaşında ilk mahalli direnişi başlatan bu bölgenin insanları, ülkeyi parçalamayı amaçlayan bölücü PKK’ya neden destek verdiği ile ilgili soruların cevaplarını sağlıklı bir şekilde araştırmak ve cevaplarını bulmak zorundayız. Osmanlı sözcüğü Türk sözcüğünden daha dar anlamda bir soyu ifade etmiş olmasına rağmen Osmanlı’yı sahiplenen bölge insanı, bugün Türkiye Cumhuriyeti’ne itirazı nereden kaynaklanmaktadır? İstiklal Savaşında ve Cumhuriyetin kuruluşunda aktif görev alan bölge insanının PKK’ya destek veren davranışı, gerçekten düşündürücüdür. Acaba Cumhuriyetin kuruluş temelleri olarak ifade edilen milli birliği ve bütünlüğü sağlayan temel ilkelerde bir sapma mı meydana geldi? Bu soruların cevapları; ilmin, tarihi gerçeklerin ve sağduyunun rehberliğinde mutlaka verilmelidir. Türkiye’nin geleceği, varlık ve bekası için bu görevi yerine getirmek zorundayız.

Devletimiz, tepeden tırnağa tarih muhasebesini yaparak vatandaşlarla yaşadığı problemleri çözüme kavuşturmak için bir uzlaşma zemini oluşturmalıdır. Bir devlet, kendisini meydana getiren ve belkemiğini oluşturan insanları, tehdit unsuru olarak görmez. Vatandaş devletini sevmeli, devlet de vatandaşına sahip çıkarak şefkat göstermelidir. Ülkemizin insanı, İsrail vatandaşından daha az vatansever değildir. Her vatandaş devletin gönüllü hizmetkârı olmak zorundadır. Ama bunun ilk şartı, vatandaşların hiçbir baskıya maruz kalmadan gönüllü olarak bu devlet benim can, mal güvenliğimi ve her çeşit ihtiyacımı sağlayan, adaleti hakkıyla işleten, hür düşünceyi tesis eden bütün temel hak ve özgürlüklerimi teminat altına alan benim devletimdir diyebilmesine bağlıdır.

Bugün ülkemizin sınırları içinde yaşayan insanlardan bazıları devletimize karşı itiraz seslerini yükseltmektedirler. Bu itiraz seslerini yükseltenler sadece etnik çatışmalarda taraf olanlar değil, dindar insanlarımızdan da itiraz sesleri gelmektedir. Çünkü Türkiye bir hukuk devleti değil, keyfi olarak yönetilen bir ülkedir. Sivil ve askeri bürokraside ayrıcalıklar ve imtiyazlar hala devam etmektedir. Sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum hedefine, Cumhuriyetin bir asra varan tatbikatına rağmen, henüz ulaşılamadı. Hayatımızın birçok alanında adaletsizlikler devam etmektedir. En kültürlü vatandaşımız bile karakola çağrıldığında rahat ve korkusuz gidememektedir. Devletten korkmak ve devlete saygı göstermek farklı şeylerdir.

Vatandaşlarımız hala asgari ihtiyaçlarını karşılayacak gelir düzeyine sahip değildir. Bu durum demokrasimiz için son derece tehlike teşkil etmektedir. Fakir insanların bulunduğu bir toplum, her zaman patlamaya hazır bir bomba gibidir. Yukarıdan itibaren sıraladığımız temel sorunların yanında bunlara eklenecek başka sorunlar da bulunmaktadır. Ama temel sorunlar çözüme kavuşturulduğunda diğer sorunlar zincirleme çözülür. Devletin vatandaşını, vatandaşın da devletini düşündüğü bir uzlaşma ve kaynaşma ortamına, Türk milletinin varlık ve bekası bakımından ciddi anlamda ihtiyaç vardır. Bu kaynaşma, ancak vatandaşların temel hak ve özgürlükleriyle ilgili isteklerine cevap vermek ve saygı göstermekle mümkün olabilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemen olduğu topraklar üzerinde yaşayan insanların dini, dili, ırkı, rengi ne olursa olsun demokrasi, hukukun üstünlüğü çerçevesi içinde yaşanan bütün ihtilafların çözümlenmesi, demokrasinin geleceği ve istikbali bakımından savsaklanması mümkün olmayan bir ihtiyaçtır.

Çağımızda devletsiz yaşamanın mümkün olmadığı, günümüzde herkesin bildiği bir gerçektir. Uzaklara gitmeye ve derin düşünmeye gerek yoktur. Sadece Bosna-Hersek ve Filistin Müslümanlarının yaşadığı zulmü hatırlamak yeterlidir. Bosna-Hersek ve Filistin’de yaşanan zulüm; bir milletin devletsiz ve ordusuz yaşayamayacağını açık bir şekilde göstermektedir. Devlet, vatandaşın can, mal ve namus güvenliği için gereklidir. İslam’da Ulü’l-emre itaat etmenin tavsiye edilmesi, hür ve güvenli yaşamanın bir gereği olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla devlete sahip çıkmak ve devleti korumak, güvenli yaşamanın bir gereği olarak hepimizin zorunlu bir görevi olmalıdır.

Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecine girdiği tarihten itibaren etkisini arttırarak devam eden problemler ve sıkıntılar, ağırlıklı olarak konjonktürel dalgalanmaların ve dış güçlerin dayatmaları sonucu meydana gelen hadiselerdir. PKK meselesi de bu çerçevede değerlendirilmesi gereken bir olaydır. Dünya üzerinde hâkimiyet kavgası veren güçler, stratejilerinin çizdiği hedefe ulaşmanın merkezinde gördükleri Türkiye’ye, kendi isteklerini kabul ettirmek için PKK’yı bir araç olarak kullanmaktadırlar. Türkiye problemlerine çözüm ararken bu konjonktürel gerçeği unutmamalıdır. Bu itibarla Türkiye, bölge ve dünya üzerinde hâkimiyet kavgası veren güçlerin çıkarları ile Türkiye’nin çıkarlarının uzlaştığı noktalarda işbirliğine giderek problemlerini çözebilir. Tanzimat’tan itibaren yabancı güçlerin ülkemizin içişlerine müdahale anlamına gelebilecek politikaları unutulmuş değildir. Bu müdahalelerin, imparatorluğu yıkılma noktasına getirdiği, aklı başında herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu dönemlerde dünyaya Osmanlı şekil veriyordu, bugün ise başka güçler şekil vermektedir.

Yıllardan beri milletçe büyük kayıplara uğradığımız ve sürekli bizi meşgul eden, enerjimizin lüzumsuz ve boş yere harcanmasına yol açan bu hayati meseleyi çözmek, bizim için bir mecburiyettir. Hz. Peygamber’in Yahudi ve Hristiyanlarla yaptığı Medine sözleşmesi ve Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı döneminde Erzurum, Sivas kongrelerinde ve Birinci Meclisin açılışında ilan edilen ve Cumhuriyetin kuruluş temelleri olarak ifade edilen temel hedefler üzerinde sağlanan uzlaşma, bize ışık tutabilir ve rehberlik de yapabilir. Akıl için yol birdir, bunun dışında başka çare yoktur.

Unutulmamalıdır ki, ülkelerin uyguladığı sistemlere hayat veren ve bunları besleyen konjonktürdür. Buna karşı direnmek ülkelerin büyük felaketlerle karşılaşmasına zemin hazırlayabilir. Hem kendi tarihimizde hem dünya tarihinde bunun değişik örnekleri vardır. 1989 dünya konjonktürünün değişmesinden sonra Doğu Avrupa’da, Balkanlar’da, Kafkaslarda ve Orta Doğuda meydana gelen köklü değişim, yapılan izahları doğruluyor. Bu itibarla Türkiye’nin yöneticileri ve aydınları dünya konjonktürünü okuma bağlamında isabetli hava tahmini yapan meteorologlar gibi davranmalıdır. 1914’ün rövanşını almak bakımından uygun bir iklim doğmuştur. Türkiye bu fırsatı iyi değerlendirmelidir.

Tarihte kaybettiğimiz hak ve çıkarlarımızı tekrar kazanmak için akılcı ve gerçekçi davranmak zorundayız. Çağdaş vizyonla donatılmış bir hilafet merkezi yeniden gündeme gelebilir. Cumhuriyetten ve demokrasiden taviz vermeden bu fırsatın değerlendirilmesinde yarar vardır. Türkiye’nin bu bağlamada her çeşit değişikliğe gitmesinde bir sakınca yoktur. Bugün ABD ve Federal Almanya eyalet sistemini uygulamada hiçbir sakınca görmediği halde bizler neden buna tepki gösteriyoruz? Anlamak mümkün değildir. Görüldüğü üzere ABD’de ve Almanya’da uygulanan eyalet sisteminin demokrasi ile çatışan bir yanı yoktur. Zaten eyalet sistemi Osmanlının uyguladığı sistem değil miydi? Batı dünyası bu sistemi Osmanlıdan almıştı. Bu sistemden rahatsızlık duymak herhalde bir evhamdan ibarettir.

Yukarıda anlatılanlara ilaveten Diyarbakır’da şehit edilen Gaffar Okkan olayından alınması gereken ciddi dersler vardır.

Diyarbakır eski emniyet müdürü Gaffar Okkan 2001 yılında görevi başında PKK’lı teröristler tarafından şehit edildi. Gaffar Okkan’ın 14. ölüm yıldönümünde ilginç bir olay yaşandı. Çok sayıda Kürt çocuğun isminin Gaffar verildiğine şahit olduk. Tam 102 çocuk, Gaffar Okkan için 24 Ocak 2015 tarihinde Sakarya’da mezarı başında düzenlenen anma törenine bizzat iştirak ederek şehit dilen emniyet müdürüne karşı duyulan minnet borcunu ödemeye çalıştılar.

Bu olay göz ardı edilecek basit bir olay değildir. Kürt halkı, kahvede halkı toplayarak dışkı yediren komutandan nefret ederken PKK’lılar tarafından şehit edilen emniyet müdürüne, hiç kimseye nasip olmayan çok yakın bir sevgi göstermektedir. Hasan Cemal’in kaleme aldığı “Kürt” kitabında dışkı yedirme olayı ibret verici bir şekilde anlatılmaktadır. Doğuda yüzlerce Kürt çocuğunun isminin Gaffar verilmesi, bu meselenin çözümü konusunda ciddi işaretler vermektedir. Demek ki Kürt kardeşlerimiz, kendilerini kucaklayan ve hukuk ölçüleri dahilinde görev yapan devlet görevlilerine hasret kalmışlardır.

Gaffar Okkan herkes için örnek alınması gereken bir şahsiyettir. Ama bu yeterli değildir. Çünkü herkes iyi niyet ve insaf sahibi değildir. İnsanların doğuştan getirdiği temel hak ve özgürlükler, devlet görevlilerinin insafına terk edilmemelidir. Temel hak ve özgürlükler, devletin yetkileri sınırlandırılarak teminat altına alınmalıdır. Bazı devlet görevlileri adaleti uygulama noktasında titizlik gösterirken, bazılarının da halka zulmetme yoluna saptıkları yaşanan olaylardan anlaşılmaktadır. Hukuk devletinin önemi bu açıdan önem arz etmektedir. Her vatandaş gibi devlet görevlileri de yaptıkları hukuk dışı yanlışlardan dolayı hesaba çekilebilmelidirler.

Sonuç olarak sadece Kürtlerin değil, bütün vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini teminat altına alan yeni bir demokrasi reformuna ve yeni bir anayasaya ihtiyaç duyulmaktadır. Türkiye’nin birliğini sağlayacak açılım budur. Hukuk devletine hayat kazandırmak bütün problemleri çözüme kavuşturmanın anahtarıdır.

Nurettin Dursun

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP
300x250r
300x250r

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.